Kitapevlerinin (İmge, Dost, Remzi, Mustafa, D&R, vs) çoğunda hatırı sayılır bir kalabalık görüyorum. Arkadaş toplantılarında okuduğumuz kitaplardan bahsediyoruz, kitap değiş-tokuşu yapıyoruz. Arkadaşlarımıza, eşimize, dostumuza kitap hediye ediyoruz. Etrafımızdaki pek çok kişi edebiyatla, okumayla haşır neşir. (Türkiye ortalamasına bakıldığında sevindirici bir durum bu.) Buna rağmen, çok sınırlı arkadaş çevreleri dışında orta sınıf için günlük sohbet konuları sınırlı…
Halbuki okumanın, yazılanı okuyup da öylesine geçi vermek değil, okuduğunu anlamak, anladığını tartışmak, tartıştığını yorumlamak, yorumladığından da kalıcı bir öz çıkarıp onu 'kullanılabilir bilgiler' arasına katmak becerisi olduğunu biliyoruz. Okumak, kişiyi çok yönlü geliştiren bir kazanım olduğuna göre konuştuğumuz, paylaştığımız şeyler neden bu kadar sınırlı? Üstelik dünyada ve ülkemizde bu kadar konuşacak şey varken! Bu durumda aklımıza bir çok soru takılıyor. Okuduğumuz onca şey pratikte işimize yaramıyor mu? Okuma faaliyeti mevcut durumumuzu geliştirmemizde bir fayda sağlamıyorsa sorunu nerede aramalıyız?
Okuma- yazma işini hayatımın her döneminde ciddiye aldığım halde, bu günlerde bu soruların cevabıyla hiç olmadığım kadar ilgiliyim. Okuma-yazma faaliyetinin hayatımın hiçbir döneminde olmadığı kadar “hayatımın anlamı” olduğu bir dönemden geçiyorum. Galiba bu yüzden büyük bir açlık çekiyor ve aç gözlülükle saldırıyorum kitaplara. Bildiğim her şeyi, yeniden, beyaz bir sayfada temize çekmek, bu bloğu yerle bir etmek gibi ızdırap verici (?) duygularla saldırıyorum kendime…
Kısacası bu bloğun sahibi her daim cevap arayışı içindedir. Paylaşmak ister: BAKALIM KABAHAT SADECE OKURDA MIDIR?
Birincisi bir kitap önerisi: Siyaset Arayışı - Zygmunt Bauman
Bu kitapta Bauman analizleri ile gündelik hayatı, siyaseti, çevremizde olup biteni anlamamıza yardımcı oluyor, ışık tutuyor, okumalısınız…
Diğeri de iki yazı. İyi okumalar:
EDEBİYATIN İKONCANLARI KİMLER?
Yazdıkları okunmuyor ama satıyorlar
27.11.2009 tarihinde Odatv’de yayınlanan A.Mümtaz İDİL’in yazısı:
Bir zamanların toplumsal itici gücü olan edebiyat, artık bir eğlenceye dönüştü.
Bilgi birikimine dayalı edebiyat bırakıldı, gözleme dayalı bir tür oluşturuldu.
“Hayatımı yazsam roman olur,” komedisi farkında olmadan hayata geçti.
Emekli olup eve kapağı atanlar sanatın en kolay dalı olarak gördükleri şiir işine kalkıştılar. Öyle ki, “yazanların benden ne üstünlüğü var ki,” ipuçlarını elde ettikleri için, her türlü sanatsal eylemi yapabileceklerinden haklı olarak emin oldular.
Zaten piyasayı saran sanat ürünleri kendi beğenileri ile sınırlıydı ve kendi başlarına da üstesinden gelebilecekleri bir olaydı.
Henüz yeterince oturmamış Türkçe’yi istedikleri biçimde kullanabiliyorlar ve bunu yaparken de bunun bir “üslup” denemesi olduğunu bile öne sürebiliyorlardı.
Yazarlar böyle olunca, okurlar da böyle oldu.
Her okur, aynı zamanda bir yazarlık potansiyeli taşımaya başladı.
Edebiyatın toplumsal sorumluluğu göz ardı edilmeye, belli kitleler için “günlük” özelliği taşıyan metinler yazılmaya başladı.
Yavaşça, ama “sindirerek” yapıldı bütün bunlar.
Sistem, yetişen yeni insanların siyasetle de, sanatın siyasi yönüyle de uğraşmasını istemiyordu. Tema aşk, hüzün ve benzeri duygusal düşünce ve eylemler olmalıydı.
Cumhuriyetin ilk dönem yazarlarına geri dönüşler başladı. Etkilenmeye dayalı, özentiden yola çıkan öyküler, romanlar yazılmaya başlandı. Yalnız başına insan, umarsızlık içinde çırpınan kitleler, kurtuluşu bilinmeyen güçlerde arayan yoksullar ve hiç tükenmeyen bir uydurma insan sevgisi ana temayı oluşturdu.
Birleşmek, birlikte hareket etmek, örgütlenmek gibi kavramlar ya hiç göz önüne alınmadı ya da bir şekilde hüsranla biten sonları çağrıştırdı.
Büyük biraderler hoşlanmıyordu çünkü.
Kitapları da onlar basıyor daha da önemlisi dağıtıyordu.
Dağıtımın en önemli unsur olduğunun farkına varıldı. Ardından reklamın.
1980 öncesinde kitap reklamları yapılmazdı. Kitap tanıtımları yapılırdı. Üstelik, ayakları yere basan kitap tanıtımlarıydı bunlar.
Sonra reklama ağırlık verildi. Albenili kapaklarla, büyük boy reklamlarla kitaplar pazarlanmaya başlandı. Reklam verilen gazete veya dergilerde de kitapların “tanıtımı” yapılmaya başlandı.
Öylesine uyduruk tanıtımlar, kitap tanıtımı olarak edebiyat tarihine geçti ki, bir romanın dilinin iyi olması, kurgusunun başarılı olması veya kahramanlarını birbirine dolandırmaması bile “övgüye” değer görüldü.
Oysa bir roman, bunlar sağlandıktan sonra başlıyordu.
Şiirde iş daha da hazinleşti. Kelimeler üzerine “aşırı” yüklenmeler, kelimelerin de kaldıramayacağı anlamları okura taşımaya başladı. Anlamsızlık, anlam çıkarmak üzere okurun bilmece çözmeye çalışmasına dönüştü. Fütürizmin kaba ve içeriksiz örnekleri yazı dünyasını sardı.
Edebiyat can çekişmeye başlamıştı aslında, ama vitrinlere bakıldığında en muhteşem dönemini yaşıyordu sanki. Satışlar, abartılı fiyatlara rağmen iyi gidiyordu.
Kitap fiyatlarının abartılı olmasından yakınan okurlar, gereksiz yere yayınevlerine kızıyor, korsan kitap satışlarının engellenmesini isteyen yazarlara burnundan soluyordu.
Oysa asıl kızılması gereken hükümetlerin kağıt politikasıydı, ama akla gelmiyordu.
Kimse düşünmüyordu işin siyasal ve kültürel yanını. Yazarlar, korsan kitaplar için bakanlıkları, başbakanlığı, Meclis yollarını aşındırıyordu.
“Ben çok okunan bir yazarım ve hayatımı bundan kazanıyorum,” diyordu Orhan Pamuk Kültür Bakanı İstemihan Talay’a, Ercan Karakaş’a, İç İşleri Bakanı’na, Plan Bütçe Komisyonu Başkanı’na.
Yanında Ahmet Altan, Murathan Mungan, Buket Uzuner ve diğerleriyle birlikte.
Korsan’ın önlenmesinin zorluğundan bahseden hükümet yetkililerine, kağıt fiyatlarının neden pahalı olduğu sorulmuyordu. Neden Seka’nın kapandığı ise akla bile gelmiyordu.
Satıştı önemli olan... Satış ve ondan gelecek para.
Çok satan olmak.
Amerikancasıyla “Best Seller” düzeyine ulaşmak.
Bu yüzden yaratılan edebiyat eserlerinin hırs, aşk, entrika ve özel yaşamlarla bezenmesi gerekiyordu.
Paris Düşerken, Durgun Don gibi eserler yazmanın anlamı yoktu artık.
Sartre gibi Uyanış, Tükeniş falan da gerekli değildi.
Albert Camus’nun “Yabancı”sı gibi bir romanın ucuz versiyonları gerekliydi.
Artık bir daha Gregor Samsa gibi, hamamböceği olarak uyanmanın olanaksızlığını bildiği halde yazarlar, ısrarla bir böcek gibi uyanıyorlardı.
Toplumsal hareketlerle ilgilenmek başa belaydı ve bunun ödülü de en kısa zamanda kendilerine sunulacaktı.
Öyle oldu.
Ne de olsa malzeme insandı ve başına gelenler tamamen kendi dışındaki gelişmelerden kaynaklanıyordu.
En büyük düşman yine insandı. Yalanlar, karşılıksız aşklar, umutsuzluklar, kazık yenen ortaklıklar ve bundan kurtuluş için verilen “erdemli” savaşlar edebiyatın konusu olmayı sürdürdü.
Bunu reddeden, insanlığın sorununun çözümünde yine insanın çabasının gerekliliğini savunan eserler yavaş yavaş piyasadan çekildi.
Koltuğunun altına yepyeni bir düşünceyi doldurduğu dosyasını sıkıştıran ve önüne gelen kapıyı çalan yazarlara kapılar hep kapalı tutuldu.
İşçi ve köylü edebiyatının en “vulgar” biçiminden örnekler, para verilerek yazdırıldı.
Okunamayacak türdeki karmaşık cümlelerden oluşan eserlere en büyük ödüller verildi ki, bu türün ortadan kalkması için en akıllıca yöntem buydu.
Nasılsa kimse “kral çıplak” demiyordu.
Bu yüzden de belki Orhan Pamuk’un ilk dört romanı haklı olarak çok satmışken, daha sonra yazdıkları hiç okunmaz hale geldi.
Bu yüzden de aynı yazar Türkiye’nin en çok satan, ama en az okunan yazarı oldu.
İki kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya geçiş kültür sanata çok ağır darbeler indirdi, ama edebiyat bunların içinde en büyük payı alan sanat türü oldu.
Bir değirmen yaratıldı ve burada yazar yetiştirildi. Direnen değirmende kaldı, ekmek olmaya razı olan da piyasaya sürüldü.
Ama her ikisi de öğütüldü.
Okumanın Tarihi...
Erdal Atabek
''Skolastik pedagojiye göre anlamak, bilgi sahibi olmanın önkoşulu değildi. Öğrenciler bu kuralları ezberlemek durumundaydı. Bekleneceği gibi, sonuçlar çoğunlukla düş kırıcı oluyordu. 1450 yıllarında okula devam eden Jakop Wimpreling , yıllar sonra eski sistem altında öğrenim görenlerin çoğunun ne Latince okuyabildiklerini ne bir yazı ne de şiir yazabildiklerini, dini törenler sırasında okunan duaları da açıklayamadıklarını aktaracaktı.''
Bu 'kural ezberciliği' ne dayalı eğitim sitemi, İtalya ve Hollanda'da başlayan 'hümanist bilim adamları' tarafından yapılan eleştirilerle değişmeye başlar. Bu eleştiriler Fransa'ya ve Almanya'ya da ulaşır. 1441 yılında zamanın ünlü okulu Sélestat'a, Heidelberg Üniversitesi mezunu Louis Drinderberg müdür olarak atanır. Drinderberg, eğitime temel değişiklikler getirir. Okunan kitapların belirli bölümlerini sınıflarda tartışmaya açar. Eğitimi 'zorla ezberlemek' ten 'anlamaya' çevirir. Öğrencilerine, sınıfta okutulan metnin tartışılmasına olanak sağlayarak o güne kadar olanın çok üstünde bir öğrenme özgürlüğünü tattırır. 1477 yılında öldüğü zaman Drinderberg, arkasında Sélestat okulunda okuma öğrenmek için yepyeni bir sistemi bırakmıştı. Yerine gelen müdür Hofman da aynı yolu sürdürdü.
Aristoteles 'e göre, ''Gençlikte kök salmış iyi alışkanlıklar sonradan çekip çıkarılamazlar.''
Tatil için geldiğimiz Club Orient'de okuma listemizde olan 'Okumanın Tarihi' Alberto Manuel tarafından yazılmış. (Listenin öteki kitapları 'Karnından Konuşanın Öyküsü', 'Osmanlı'da Bir Köle', 'Ölümcül Kimlikler' .) 'Okumanın Tarihi' çok önemli bir kitap. Yazarı Alberto Manuel adında Arjantinli bir 'bibliyoman' (kitap tutkunu). Yazar, çevirmen ve editör. Jorge Lois Borges 'e iki yıl kitap okumuş. Okuma üzerine çok yönlü boyutlar açıyor, o okumanın dünya üzerindeki serüvenini anlatırken siz de okur olmanın nasıl bir ayrıcalık olduğunu bir kez daha anlıyor ve göneniyorsunuz. (Çeviri, Füsun Elioğlu - YKY - 2002)
Okumak, yazılanı okuyup da öylesine geçivermek değil.
Gerçek anlamda okumak, okuduğunu anlamak, anladığını tartışmak, tartıştığını yorumlamak, yorumladığından da kalıcı bir öz çıkarıp onu 'kullanılabilir bilgiler' arasına katmak becerisidir.
Bu anlamda okumak, kişiyi çok yönlü geliştiren bir kazanımdır.
Okumak, hem akademik zekâyı hem duygusal zekâyı geliştirir.
Görsel algı yoluyla seçici dikkati, belleği, muhakemeyi, sorun çözmeyi geliştirir ve hayal gücünü genişletir. Kişiye kendinden başkalarını da anlama yetisini (empati) kazandırır, ufkunu genişletir.
Bu yıl 'Fen ve Anadolu Liseleri Giriş Sınavları' nda alınan sonuçlar da çok düşündürücü oldu. Sınavda sorulan 100 soruyu bilen iki birincinin yanı sıra 40 bin 586 öğrenci sıfır puan aldı. Bu sıfır puan sorununu yorumlayan uzmanlar, genel olarak ''yorum soruları sorulduğunu, bu nedenle ezberle öğrenmiş öğrencilerin doğru yanıt veremediklerini'' açıklıyorlar. Belki puan değerlendirme sistemi de 'sıfır puan' sorununda rol oynuyor ama, ortaya çıkan durum mutlaka incelenmelidir.
Bu incelemede şu konuların araştırılması yer almalıdır:
Bu öğrencilerde kitap okuma oranı ve düzeyi nedir?
Kitap okuyorlar mı?
Okuyorlarsa hangi kitaplar?
Bu kitapların tartışıldığı bir ortamları var mı?
Bu kitaplardan nasıl bir sonuç çıkarıyorlar?
Öğrenciler, eğitimleri içinde soru sormayı öğreniyorlar mı?
Eğitim içinde soru sorma hakkı tanınıyor mu?
Bir konudan soru çıkarmayı öğreniyorlar mı?
Sordukları soruları tartışabiliyorlar mı?
Bu tartışmadan yeni inceleme konuları çıkarıyorlar mı?
Bu tartışma ve incelemeler nasıl bir sonuca varıyor?
Öğrenciler, eğitimleri içinde özeleştiri yapmayı öğreniyorlar mı?
Öğrenciler kendi hakları ve görevleri konusunda ne düşünüyorlar?
Kendi doğru ve yanlışlarını nasıl tanımlıyorlar?
Kendi üzerlerine düşen görevleri biliyorlar mı?
Bu görevleri yaptıklarını düşünüyorlar mı?
Öğrenciler yaşamla ilişkileri konusunda ne düşünüyorlar?
Yaşamdan beklediklerini nasıl sıralıyorlar?
Bu beklentide kendi paylarını nasıl görüyorlar?
Bu beklentilerde şansın, kendilerine verilen desteğin, kendi çabalarının payını nasıl görüyorlar?
Yaşam beklentilerindeki örneklerini kimlerden seçiyorlar?
Bu soruların yanıtları, hepimiz için bir durum çözümlemesi (analizi) olacaktır. Sadece sınav sonuçlarıyla gençlerimizi değerlendirmek gibi bir yanlıştan da toplumu kurtaracaktır.
Kanımca bu sorular yalnız öğrenciler için değil, eğitim alanında yer alan herkes için (öğretmenler ve eğitim yöneticileri için de), sonra da toplumdaki herkes için de yararlı bir araştırmanın yapılmasına yardımcı olacaktır.
Okumayı bilmeyen ve sevmeyen, okuduğunu anlamayan, bildiğini tartışmayan, soru sormayı öğrenmeyen, eleştirel düşünce yetisine sahip olmayan insanların toplumundan başarı bekleyemezsiniz.
Başarı, öyle rastlantılarla, kaderle, talihle, şansla açıklanacak bir hedefe varış değildir. 21. yüzyıl, gecikmelere tahammül gösteren bir yüzyıl değildir. Kaybedilen her yıl, artık kazanılması hayal olan on yıla denktir.
İşitirsen duyarsın,
Dinlersen anlarsın,
Okursan düşünürsün,
Sorarsan öğrenirsin.