22/12/2009

KIR SAÇLI ADAM

Eylül ayının ortasında, Bodrum Akyarlarlar’ daki Akyarlar Motel’ de tatildeyiz. Bu denize sıfır mütevazi motelin hemen kapı komşusu Tarık Akan. Beni affetsin bir nevi motelin demirbaşı. Yemekler dahil günün çoğunu burada geçiriyor. Bu yüzden ünlü konukları eksik olmuyor motelin.  Biz oradayken, Bülent Kayabaş ve o kır saçlı, bir yerlerden tanıdığımız, ama adını bir türlü çıkaramadığımız adam da oradaydı.  

Tatilimiz süresince, özellikle sabahları hatırı sayılır bir serinlik vardı. Yine de ilk gün saat 8:00’de plaja gidiyorum. O gün suyun dışarıdan daha sıcak olduğuna orta yaşlı, müdavim bir dayan ikna ediyor beni. İyi ki ediyor.Bundan sonra orada bulunduğum her gün saat  8:00’de plajdayım. Su o güzel ki o kadar olur…

O kır saçlı adamla yemeklerde, plajda sürekli karşılaşıyoruz, selamlaşıyoruz, küçük bir motel burası. O da benim gibi erkenci ama denize girmiyor sabahları. Bir sabah denizden çıktım.  İskelede oturuyor.  “Kızım günlerdir seni izliyorum, öyle güzel yüzüyorsun ki özeniyorum sana. Ama cesaretimi toplayıp giremiyorum. Su soğuk değil mi yahu?”  Bundan sonra her sabah deniz suyu raporu alıyor benden. “Limonata gibi bugün”  “Şurup gibi su aman kaçırmayın!”

Geçtiğimiz günlerde televizyonda görüyorum resmini. Aaaa! Diyorum bu o kır saçlı adam. A! Zeki Ökten’ miş o.  "Düşman" ve "Sürü",  Hanzo", "Şaşkın Damat", "Kapıcılar Kralı", "Çöpçüler Kralı", "Yoksul", "Düttürü Dünya" gibi komedi filmlerinin yanı sıra "Pehlivan", "Faize Hücum", "Pisi Pisi", “Ses” ve "Güle Güle" gibi filmlerin yönetmeniymiş, Zeki Ökten’miş. Aaaa! ölmüş. 

 

Ekranlarda bir an görünüp, aniden parlayıp sönen yıldızlar aklıma geliyor. Bir de o kır saçlı mütevazı adam. Ben pek tanımıyordum, abartmış olabilirim derken Star gazetesi yazarı Alin Taşçıyan’ın Zeki Ökten’in hikayesini anlatan yazısını okuyorum. Taşçıyan “bir demet menekşeydi” dediği Ökten’in sinemacı olarak portresini anlatmış.

İşte Taşçıyan’ın o yazısından:

"Bir demet menekşeydi Zeki Ökten filmleri sinemamızda. Kokuları burnumuzda tütecek.”

Zeki Ökten, sinemamızın en büyük ustalarından ve en saygıdeğer kişiliklerinden biriydi. Buna rağmen ne sesini duyabildik bunca yıldır ne yüzünü görebildik. Herkes televizyon ekranlarında boy gösterir, her vesileyle basına demeç verirken Zeki Ökten kendi filmlerinin galalarına bile katılmazdı. Salona gelip, projeksiyonu kontrol eder, ekibine kendisini gösterir ama sahneye adım atmazdı! Ödül almak için olsa bile! O denli alçakgönüllü ve saygılıydı.
Gurur duyulacak kariyerinde birçok önemli yapıta imza attı: Türk sinemasını yurt dışında gururla temsil eden ve ödüller kazanan “Sürü”, “Düşman”, “Pehlivan” gibi evrensel düzeyde filmler... Toplumsal sıkıntılara ve yozlaşmaya ayna tutan bazen kahkahalarla bazen hakikatin tokadıyla izleyeni sarsan “Faize Hücum”, “Ses”, “Düttürü Dünya” gibi dramlar... Yeşilçam’a özgü duyarlılıkları ileri götüren, çoğu zaman ticari kaygılarla kaybedilen insani değerleri sımsıkı tutan, edebi tatlar içeren “Kırık Hayat”, “Askerin Dönüşü”, “Bir Demet Menekşe”...

Lütfi Akad, Memduh Ün, Atıf Yılmaz, Halit Refiğ gibi ustaların yanında yetişmiş, uzun bir asistanlık sürecinden sonra yönetmen koltuğuna oturmuştu Zeki Ökten. Onların getirdiği adabın temsilcisiydi. Nişan Hançer’in asistanı olarak adım attığı sinemada bir gençlik hevesi olarak daha 22 yaşında “Ölüm Pazarı” adlı filmi yönetmiş ama başarısızlığa uğrayınca dokuz yıl daha asistan olarak çalışmıştı. Yönetmeni önceden görerek film çekebilme becerisine, ekonomik bir sinema diline kavuşturan bu pratiği en önemli öğrencisi olan Zeki Demirkubuz’a da aktardı. Her ikisinin de sete hakimiyeti, kamerayı nereye koyacaklarını, hangi açıdan çekeceklerini, oyuncudan ne istediklerini bilmeleri, kararlı ve hızlı mizansenleri görülmeye değerdi.

….

….

Zeki Ökten’deki insan hamurunu, sevgi - saygı - adap harmanını yansıtabiliyordu.

O insan hamurunu çok özleyeceğiz."

  


20/12/2009

ANADOLU


Bugün, Soner Yalçın sayesinde daha önce hiç bilmediğim bir Ahmet Arif şiiriyle tanıştım. Merak edenler linki tıklayarak şiiri ve ilgili yazıyı kaynağından okuyabilirler:

http://www.odatv.com/n.php?n=eger-onyargilarinizin-tutsagi-iseniz-bu-yaziyi-hic-okumayiniz-1912091200

 

 

ANADOLU

 

Beşikler vermişim Nuh'a

Salıncaklar, hamaklar,

Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,

Anadoluyum ben,

Tanıyor musun ?

 

Utanırım,

Utanırım fukaralıktan,

Ele, güne karşı çıplak...

Üşür fidelerim,

Harmanım kesat.

Kardeşliğin, çalışmanın,

Beraberliğin,

Atom güllerinin katmer açtığı,

Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,

Kalmışım bir başıma,

Bir başıma ve uzak.

Biliyor musun ?

 

Binlerce yıl sağılmışım,

Korkunç atlılarıyla parçalamışlar

Nazlı, seher-sabah uykularımı

Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,

Haraç salmışlar üstüme.

Ne İskender takmışım,

Ne şah ne sultan

Göçüp gitmişler, gölgesiz!

Selam etmişim dostuma

Ve dayatmışım...

Görüyor musun ?

 

Nasıl severim bir bilsen.

Köroğlu'yu,

Karayılanı,

Meçhul Askeri...

Sonra Pir Sultanı ve Bedreddin’i.

Sonra kalem yazmaz,

Bir nice sevda...

Bir bilsen,

Onlar beni nasıl severdi.

Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı

Minareden, barikattan,

Selvi dalından,

Ölüme nasıl gülerdi.

Bilmeni mutlak isterim,

Duyuyor musun ?

 

Öyle yıkma kendini,

Öyle mahzun, öyle garip...

Nerede olursan ol,

İçerde, dışarda, derste, sırada,

Yürü üstüne - üstüne,

Tükür yüzüne celladın,

Fırsatçının, fesatçının, hayının...

Dayan kitap ile,

Dayan iş ile.

Tırnak ile, diş ile,

Umut ile, sevda ile, düş ile

Dayan rüsva etme beni.

 

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,

Namuslu, genç ellerinle.

Kızlarım,

Oğullarım var gelecekte,

Her biri vazgeçilmez cihan parçası.

Kaç bin yıllık hasretimin koncası,

Gözlerinden,

Gözlerinden öperim,

Bir umudum sende,

Anlıyor musun ?

 

Ahmed Arif

 

20/12/2009

SÜPERMEN

Süpermen Türkiye’de yaşasaydı ne olurdu? Cem Yılmaz bir gösterisinde bu sorunun cevabını komik bir dille vermişti: Mahallenin delikanlıları kahvede okey oynarlarken,  bir taraftan da mahalleye dadanan şu pelerinli, taytlı insan hakkında konuşmaktadırlar. En bıçkın geçineni Süpermen hakkında en çok atıp tutanıdır. Aralarından biri bu durumu Süpermen’e gammazlar. Süpermen, hakkında ileri geri konuşan bizimkini bir tenhada kıstırır! Derdini sorar. “Olur mu abi” der bizimki “uçuşunuzla olsun konuşunuzla olsun gönlümüzdeki yeriniz çok ayrı!” Süpermen oldu o zaman der, uçar gider. Gözden kaybolunca bizimki arkasından mahallelinin duyabileceği şekilde atılır!: “Aha da kaçtı. Len Süpo! Karada yakalamıyım…”    

 

Gerçekten de Süpermen’in uçuşuyla olsun, konuşuyla olsun bir düzen koruma aracı, bir nevi bekçisi olma dışında bir “kahramanlığı” yoktur. Süpermen olağanüstü ve gizemli gücünü, şeylerin olağan düzenini hiç değiştirmeksizin korumak için kullanır. Yasaya bağlı kalıp düzeni kollamak ve ara sıra da bunlara uyulmasını sağlayan üniformalı ya da normal elbiseli insanlara yardım etmek dışında dünya hakkında hiçbir şey yapmak gerekmediği mesajını verir insanlara. Her şey bu kadar basit, rahatlayın sizin için her şeyin mükemmeli düşünüldü mesajı...Bu mesaj , izleyicilerin çoğu üzerinde teskin edici ve rahatlatıcı bir etki yaratabilir; ama nostaljik ya da başka nedenlerle bir zamanlar entelektüel olmakla ilişkilendirilen rollere ve sorumluluklara özenen insanların kulağına bu bir kıyamet mesajı ve kehaneti olarak gelecektir.(Zygmunt  Bauman, Siyaset Arayışı)

 

Bu açıdan bakıldığında, Süpo Türkiye’de yaşasaydı, durumun girişteki hikayeden bir farkı olmayacaktı. Mesela, can havliyle pis havuza atlayan Tekel İşçilerinin durumu onun kapsama alanına girmez. Bu olağanüstü kahramanın nasıl bir kahramandır ki dünyanın sadece bir bölgesiyle ilgilidir. İnsanlığın geri kalanının sorunlarından bihaberdir! İnsanlık için ortak bir ideal için çalışmaz, yapılması gereken var olanı (ideal dünyayı) kötü adamlardan korumaktır. Ki bu kötü adamlar da kendi gibi gizemli, olağanüstü ve  metafizik varlıklardır.

 

Süpermen, daha iyi yaşama hakkı isteyen insanların sesini, mesela mültecilerin, evsizlerin sesini duymaz… Çıkar savaşlarını görmez... Onun eski zamanların manevi kahramanlarıyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur…   

 


20/12/2009

GİTMEK

 “İnsanın Cumartesi akşamı için bir programı olmaz mı?”  diye eleştirdi bir arkadaşım. Programdan kastı dışarı, eğlenmeye çıkmaksa, evet yoktu! yoksa genellikle programım bellidir. En geç 21:00’ da pijamamı giyip odama çekilmek. Okumak, becerebilirsem yazmak, sabaha karşı yatmak ve kuşluk vaktine kadar uyumak! Dışarıya, evde bunları yapabileceğim ortam olmadığında, kaçmak için çıkıyorum ben. Bir de mecburiyetten ya da yürüyüş parkında dolanıp hava almak için…

 

Diğer taraftan, hani pek çok insan “alıp başını gitmek” istediğinden bahsediyor ya. Dışarı çıkmak istemeyen ben bile, çok zaman başımı alıp gitme hayali kurarken buluyorum kendimi…

 

Başıma bir iş gelirse diye sadece yakın bir arkadaşa haber verip, yakın bir şehre gitmek. Şehri gezip, aynı akşam geri dönmek… Bir şehirde yabancı olmak yani, yani içinde olup dışarıdan bir gözle bakmak o şehre. Kaldı ki o şehirde biri, zamanında seni kalıcı sanıp, korkmuş olabilir! - heyhat! onun unutulmazlığının sırrı senin gidecek olmanda saklıdır oysa-

 

Ben şimdiye kadar ancak bu kadar gidebildim… Siz bir şehre, sadece “gitmek” için gittiniz mi hiç? Yollar boyunca hiç konuşmadan, bir şehirle konuşmaya gittiniz mi? Gidin… Eskişehir’e gidin mesela. O şehir konuşuyor… Gerçi artık orayı da keşfetmişler, sesini duyabilir misiniz bilmem?

 

Sahi biz neden bu kadar çok gitmek istiyoruz? Neden bir yerde kalmak bizi bu kadar korkutuyor? Sahi neden? Yoksa biz artık kendimizi durduğumuz yere ait mi hissedemiyoruz?


16/12/2009

İletişimin en sihirli hali: Öpüşmek

Nuran Yıldız, "Öpüşürken tam bir dişi..." başlıklı yazısında, iletişimci gözüyle öpüşmeyi değerlendirmiş. Dayanamadım alıntıladım...  

 

Aktör Steve Carell rol arkadaşı Anne Hathaway için “İnanılmaz bir partner, öpüşürken tam bir dişi” demişti.

Herhalde rol arkadaşına kondurulan masumca bir öpücüğü kastetmemişti. Bir erkeğin bir kadını anlatırken kullandığı “öpüşürken dişi olma” konusu sizin için ne ifade eder bilemem ama benim için iletişimsel bir ayrıntı.

İletişimsel ayrıntı olunca da “öpüşürken dişi olma pozisyonları”nı konu dışı tutmakta yarar var. Zaten bu konuda pek çok kadın dergisinde tarifler mevcut meraklısına.

“Sen de uzmanlık alanını abarttın, öpüşürken iletişim de ne alaka?” demezsiniz umarım. Her şeyin iletişimle bir alakası var.

Malumunuz beden dili iletişimde önemli bir yer tutuyor. Öpüşmek de beden dilinin en kompleks olanı. Biyolojik, sosyolojik, psikolojik bir kompleks. (Öpüşmeyi de disiplinler arası bir alan gibi sundum ya artık iflah olmam imkansız.)
Bir şey hem biyolojik, hem sosyolojik hem de psikolojik olacak hem de keyifli olacak düşünsenize…

İşin içine iletişim, kaynaktan alıcıya mesaj iletimi süreci girince zannediyor musunuz ki tüm mesele dudakların birbirine dokunması? O nokta küçük bir ayrıntı. “Nasıl yani?” mi dediniz?

Şöyle yani..

Bir kadınla bir adamın öpüşmesinin (tercihimiz iki farklı cins olması) üç önemli yoğunluk alanı var.

İlki iki tarafın birbirine yaklaşma süreci. Yani öpüşmekten hemen önceki anlar.. “Aşk Doktoru” filmini izleyenler anımsayacaktır. Orada “Öpüşmenin %90’ı öpüşmekten önceki anlardır” demişti Will Smith (sanırım oydu). O anlardaki elektriktir kalan %10’u güzel yapacak olan.

İkincisi öpüşürken bedenlerin birbirine teması. İki odun gibi mi, sarmaşık gibi mi olduğunuz yani.

Üçüncüsü ise öpüşme fiilinin kendisi.

Dolayısıyla öpüşürken bir kadının dişi olması da bir adamın kazma olması da öpüşme anı dışındaki yaklaşma ve dokunmayla da ilgili bir şeydir.

Aşk ve tutkuyla karışmış bir öpüşmeye de iletişimin en sihirli hali diyebilirsiniz.

 

16/12/2009

Birinin kadını olmak…

Başka hiç kimse tarafından dokunulmamak, konuşulmamak, bakılmamak hatta !

Biraz korunmak, biraz şımarmak…

Birkaç çeşit yemek yapmak, İstiklal Caddesinde sıkı sıkı elini tutmak, belki film izlemek ama mutlaka çekirdek çitlemek, bi yerlerde çay içmek, pazar kahvaltısı yapmak uzun uzun, sahilde yürüyüş yapmak gibi küçük ama zor heveslerim var!

Neden mi?

Herkesin eli tutulmaz,

Herkesle film seyredilmez,

Herkesle çekirdek çitlenmez,

Herkesin kadını olunmaz da o yüzden!

İçinden gelmeli….

Hücrelerine kadar hissetmeli, dna’larına kadar bilmeli insan!

Düşünerek emin olunmaz, bir anda ya olunur ya olunmaz.

Bir de şu yakın geçmiş duvarları olamasa, kafa da hiç karışmaz ya, olsun! Oysa bazen tek bir söze ya da bir bakışa yıkılır bütün duvarlar….

Kek yapmayı da öğrenmek lazım aslında bi ara!

Sabahları uyandığımda “günaydın sevgilim” mesajlarını görmek istiyorum telefonumda. Gün içinde özlediğim birisi olsun istiyorum. Özlemek istiyorum birini. Çok özlersem dayanamayıp gidip sarılmak istiyorum. Dayanamamak istiyorum!

Çalışırken, düşünmek istiyorum onu! Aklımda olduğu için gülümsemek istiyorum ara ara …

Gülümsediğim için daha çok çalışmak….

Birini sevmek istiyorum; hiç kimseyi sevmediğim gibi, biri sevsin istiyorum beni, hiç sevilmediğim gibi….

Biri o kadar çok sevsin ki beni, hatalarımı da sevsin istiyorum!

O kadar çok sevsin ki; hata yapmaktan ödüm kopsun!

Kıskansın istiyorum biri beni! Sorsun istiyorum “neredesin” diye, “Hımm kim aradı bakayım” diye! Ben sormam ama, korkmasın. O sorsun!

Biliyo musun ne oldu? ile başlayan heyecanlı cümlelerin sonuna kadar tahammül etsin istiyorum biri bana. Mutlaka ipe sapa gelmez bir şey olmuştur ama dinlesin sonuna kadar. Ya bi yavru kedi macerası yada işte ona benzer bir şeyler olmuştur. Ben her seferinde sanki bahçeyi kazmışım da hazine bulmuşum gibi heyecanla ve öneminin üzerine basa basa anlatırım ya, dinlesin işte. “Ya, evet, çok mühim bir şeyler olmuş” falan desin bi de sonunda….

Şimdi ben istesem İstiklal caddesinde birinin elini tutup gezemem mi?

İstesem benimle çekirdek çitleyip aynı anda film setretmeyi başarabilecek birini bulamam mı bi arasam?

Şimdi ben yalnız olmak istemesem, yalnız olur ve bunları da yazıyor olur muydum?

Hiç sanmam!

Birinin elini tutmakla, birinin elini, sıkı sıkı tutmak arasında çok fark var!

Ya tutarsın ya da tutmazsın ya da tutmuş gibi yaparsın işte.

Ben yapmam!

Bunu zaten bilirsin.

Kimin elini tutacağını yani.

Deneyerek bulamazsın.

Sadece bilirsin.

Bilmek!

Açıklaması yok.

Ve ben elini sıkı tutmayacağımı bildiğim hiç kimseyle İstiklal caddesine gitmeyeceğim!

Heyecanla ve özene bezene olmadıktan sonra kimseye yemek yapmayacağım!

Repliklerin bir anlamı yoksa, kimseyle film seyretmeyeceğim.

Zaten çekirdeği unutsun bile, asla olmaz!

Birinin kadını olmak istiyor canım; biraz konuşmak, biraz şımarmak…

Çekirdek mutlaka olsun!”

Yasemin Pulat


 

16/12/2009

OKUR OLMAK

Kitapevlerinin (İmge, Dost, Remzi, Mustafa, D&R, vs) çoğunda hatırı sayılır bir kalabalık görüyorum. Arkadaş toplantılarında okuduğumuz kitaplardan bahsediyoruz, kitap    değiş-tokuşu yapıyoruz. Arkadaşlarımıza, eşimize, dostumuza kitap hediye ediyoruz.  Etrafımızdaki pek çok kişi edebiyatla, okumayla haşır neşir. (Türkiye ortalamasına bakıldığında sevindirici bir durum bu.) Buna rağmen, çok sınırlı arkadaş çevreleri dışında  orta sınıf için günlük sohbet konuları sınırlı…  

 

Halbuki okumanın, yazılanı okuyup da öylesine geçi vermek değil, okuduğunu anlamak, anladığını tartışmak, tartıştığını yorumlamak, yorumladığından da kalıcı bir öz çıkarıp onu 'kullanılabilir bilgiler' arasına katmak becerisi olduğunu biliyoruz. Okumak, kişiyi çok yönlü geliştiren bir kazanım olduğuna göre konuştuğumuz, paylaştığımız şeyler neden bu kadar sınırlı? Üstelik dünyada ve ülkemizde bu kadar konuşacak şey varken! Bu durumda aklımıza bir çok soru takılıyor. Okuduğumuz onca şey pratikte işimize yaramıyor mu? Okuma faaliyeti mevcut durumumuzu geliştirmemizde bir fayda sağlamıyorsa sorunu nerede aramalıyız?

 

Okuma- yazma işini hayatımın her döneminde ciddiye aldığım halde, bu günlerde bu soruların cevabıyla hiç olmadığım kadar ilgiliyim. Okuma-yazma faaliyetinin hayatımın hiçbir döneminde olmadığı kadar “hayatımın anlamı” olduğu bir dönemden geçiyorum. Galiba bu yüzden büyük bir açlık çekiyor ve aç gözlülükle saldırıyorum kitaplara. Bildiğim her şeyi, yeniden, beyaz bir sayfada temize çekmek, bu bloğu yerle bir etmek gibi ızdırap verici (?) duygularla saldırıyorum kendime…

 

Kısacası bu bloğun sahibi her daim cevap arayışı içindedir. Paylaşmak ister: BAKALIM KABAHAT SADECE OKURDA MIDIR?

 

 

Birincisi bir kitap önerisi:  Siyaset Arayışı - Zygmunt Bauman

 

Bu kitapta Bauman analizleri ile gündelik hayatı, siyaseti, çevremizde olup biteni anlamamıza yardımcı oluyor, ışık tutuyor, okumalısınız…

 

Diğeri de iki yazı. İyi okumalar:

       

 

EDEBİYATIN İKONCANLARI KİMLER?

 

 Yazdıkları okunmuyor ama satıyorlar

 

27.11.2009 tarihinde Odatv’de yayınlanan A.Mümtaz İDİL’in yazısı:

 

Bir zamanların toplumsal itici gücü olan edebiyat, artık bir eğlenceye dönüştü.

Bilgi birikimine dayalı edebiyat bırakıldı, gözleme dayalı bir tür oluşturuldu.

“Hayatımı yazsam roman olur,” komedisi farkında olmadan hayata geçti.

 

Emekli olup eve kapağı atanlar sanatın en kolay dalı olarak gördükleri şiir işine kalkıştılar. Öyle ki, “yazanların benden ne üstünlüğü var ki,” ipuçlarını elde ettikleri için, her türlü sanatsal eylemi yapabileceklerinden haklı olarak emin oldular.

 

Zaten piyasayı saran sanat ürünleri kendi beğenileri ile sınırlıydı ve kendi başlarına da üstesinden gelebilecekleri bir olaydı.

 

Henüz yeterince oturmamış Türkçe’yi istedikleri biçimde kullanabiliyorlar ve bunu yaparken de bunun bir “üslup” denemesi olduğunu bile öne sürebiliyorlardı.

 

Yazarlar böyle olunca, okurlar da böyle oldu.

 

Her okur, aynı zamanda bir yazarlık potansiyeli taşımaya başladı.

Edebiyatın toplumsal sorumluluğu göz ardı edilmeye, belli kitleler için “günlük” özelliği taşıyan metinler yazılmaya başladı.

Yavaşça, ama “sindirerek” yapıldı bütün bunlar.

Sistem, yetişen yeni insanların siyasetle de, sanatın siyasi yönüyle de uğraşmasını istemiyordu. Tema aşk, hüzün ve benzeri duygusal düşünce ve eylemler olmalıydı.

 

Cumhuriyetin ilk dönem yazarlarına geri dönüşler başladı. Etkilenmeye dayalı, özentiden yola çıkan öyküler, romanlar yazılmaya başlandı. Yalnız başına insan, umarsızlık içinde çırpınan kitleler, kurtuluşu bilinmeyen güçlerde arayan yoksullar ve hiç tükenmeyen bir uydurma insan sevgisi ana temayı oluşturdu.

 

Birleşmek, birlikte hareket etmek, örgütlenmek gibi kavramlar ya hiç göz önüne alınmadı ya da bir şekilde hüsranla biten sonları çağrıştırdı.

Büyük biraderler hoşlanmıyordu çünkü.

Kitapları da onlar basıyor daha da önemlisi dağıtıyordu.

Dağıtımın en önemli unsur olduğunun farkına varıldı. Ardından reklamın.

1980 öncesinde kitap reklamları yapılmazdı. Kitap tanıtımları yapılırdı. Üstelik, ayakları yere basan kitap tanıtımlarıydı bunlar.

Sonra reklama ağırlık verildi. Albenili kapaklarla, büyük boy reklamlarla kitaplar pazarlanmaya başlandı. Reklam verilen gazete veya dergilerde de kitapların “tanıtımı” yapılmaya başlandı.

Öylesine uyduruk tanıtımlar, kitap tanıtımı olarak edebiyat tarihine geçti ki, bir romanın dilinin iyi olması, kurgusunun başarılı olması veya kahramanlarını birbirine dolandırmaması bile “övgüye” değer görüldü.

 

 

Oysa bir roman, bunlar sağlandıktan sonra başlıyordu.

Şiirde iş daha da hazinleşti. Kelimeler üzerine “aşırı” yüklenmeler, kelimelerin de kaldıramayacağı anlamları okura taşımaya başladı. Anlamsızlık, anlam çıkarmak üzere okurun bilmece çözmeye çalışmasına dönüştü. Fütürizmin kaba ve içeriksiz örnekleri yazı dünyasını sardı.

Edebiyat can çekişmeye başlamıştı aslında, ama vitrinlere bakıldığında en muhteşem dönemini yaşıyordu sanki. Satışlar, abartılı fiyatlara rağmen iyi gidiyordu.

Kitap fiyatlarının abartılı olmasından yakınan okurlar, gereksiz yere yayınevlerine kızıyor, korsan kitap satışlarının engellenmesini isteyen yazarlara burnundan soluyordu.

Oysa asıl kızılması gereken hükümetlerin kağıt politikasıydı, ama akla gelmiyordu.

Kimse düşünmüyordu işin siyasal ve kültürel yanını. Yazarlar, korsan kitaplar için bakanlıkları, başbakanlığı, Meclis yollarını aşındırıyordu.

“Ben çok okunan bir yazarım ve hayatımı bundan kazanıyorum,” diyordu Orhan Pamuk Kültür Bakanı İstemihan Talay’a, Ercan Karakaş’a, İç İşleri Bakanı’na, Plan Bütçe Komisyonu Başkanı’na.

Yanında Ahmet Altan, Murathan Mungan, Buket Uzuner ve diğerleriyle birlikte.

Korsan’ın önlenmesinin zorluğundan bahseden hükümet yetkililerine, kağıt fiyatlarının neden pahalı olduğu sorulmuyordu. Neden Seka’nın kapandığı ise akla bile gelmiyordu.

Satıştı önemli olan... Satış ve ondan gelecek para.

Çok satan olmak.

Amerikancasıyla “Best Seller” düzeyine ulaşmak.

Bu yüzden yaratılan edebiyat eserlerinin hırs, aşk, entrika ve özel yaşamlarla bezenmesi gerekiyordu.

Paris Düşerken, Durgun Don gibi eserler yazmanın anlamı yoktu artık.

Sartre gibi Uyanış, Tükeniş falan da gerekli değildi.

Albert Camus’nun “Yabancı”sı gibi bir romanın ucuz versiyonları gerekliydi.

Artık bir daha Gregor Samsa gibi, hamamböceği olarak uyanmanın olanaksızlığını bildiği halde yazarlar, ısrarla bir böcek gibi uyanıyorlardı.

Toplumsal hareketlerle ilgilenmek başa belaydı ve bunun ödülü de en kısa zamanda kendilerine sunulacaktı.

Öyle oldu.

Ne de olsa malzeme insandı ve başına gelenler tamamen kendi dışındaki gelişmelerden kaynaklanıyordu.

En büyük düşman yine insandı. Yalanlar, karşılıksız aşklar, umutsuzluklar, kazık yenen ortaklıklar ve bundan kurtuluş için verilen “erdemli” savaşlar edebiyatın konusu olmayı sürdürdü.

Bunu reddeden, insanlığın sorununun çözümünde yine insanın çabasının gerekliliğini savunan eserler yavaş yavaş piyasadan çekildi.

Koltuğunun altına yepyeni bir düşünceyi doldurduğu dosyasını sıkıştıran ve önüne gelen kapıyı çalan yazarlara kapılar hep kapalı tutuldu.

İşçi ve köylü edebiyatının en “vulgar” biçiminden örnekler, para verilerek yazdırıldı.

Okunamayacak türdeki karmaşık cümlelerden oluşan eserlere en büyük ödüller verildi ki, bu türün ortadan kalkması için en akıllıca yöntem buydu.

Nasılsa kimse “kral çıplak” demiyordu.

Bu yüzden de belki Orhan Pamuk’un ilk dört romanı haklı olarak çok satmışken, daha sonra yazdıkları hiç okunmaz hale geldi.

Bu yüzden de aynı yazar Türkiye’nin en çok satan, ama en az okunan yazarı oldu.

İki kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya geçiş kültür sanata çok ağır darbeler indirdi, ama edebiyat bunların içinde en büyük payı alan sanat türü oldu.

Bir değirmen yaratıldı ve burada yazar yetiştirildi. Direnen değirmende kaldı, ekmek olmaya razı olan da piyasaya sürüldü.

Ama her ikisi de öğütüldü.

 

 

 

 

Okumanın Tarihi...

Erdal Atabek

 

''Skolastik pedagojiye göre anlamak, bilgi sahibi olmanın önkoşulu değildi. Öğrenciler bu kuralları ezberlemek durumundaydı. Bekleneceği gibi, sonuçlar çoğunlukla düş kırıcı oluyordu. 1450 yıllarında okula devam eden Jakop Wimpreling , yıllar sonra eski sistem altında öğrenim görenlerin çoğunun ne Latince okuyabildiklerini ne bir yazı ne de şiir yazabildiklerini, dini törenler sırasında okunan duaları da açıklayamadıklarını aktaracaktı.''

 

Bu 'kural ezberciliği' ne dayalı eğitim sitemi, İtalya ve Hollanda'da başlayan 'hümanist bilim adamları' tarafından yapılan eleştirilerle değişmeye başlar. Bu eleştiriler Fransa'ya ve Almanya'ya da ulaşır. 1441 yılında zamanın ünlü okulu Sélestat'a, Heidelberg Üniversitesi mezunu Louis Drinderberg müdür olarak atanır. Drinderberg, eğitime temel değişiklikler getirir. Okunan kitapların belirli bölümlerini sınıflarda tartışmaya açar. Eğitimi 'zorla ezberlemek' ten 'anlamaya' çevirir. Öğrencilerine, sınıfta okutulan metnin tartışılmasına olanak sağlayarak o güne kadar olanın çok üstünde bir öğrenme özgürlüğünü tattırır. 1477 yılında öldüğü zaman Drinderberg, arkasında Sélestat okulunda okuma öğrenmek için yepyeni bir sistemi bırakmıştı. Yerine gelen müdür Hofman da aynı yolu sürdürdü.

 

Aristoteles 'e göre, ''Gençlikte kök salmış iyi alışkanlıklar sonradan çekip çıkarılamazlar.''

Tatil için geldiğimiz Club Orient'de okuma listemizde olan 'Okumanın Tarihi' Alberto Manuel tarafından yazılmış. (Listenin öteki kitapları 'Karnından Konuşanın Öyküsü', 'Osmanlı'da Bir Köle', 'Ölümcül Kimlikler' .) 'Okumanın Tarihi' çok önemli bir kitap. Yazarı Alberto Manuel adında Arjantinli bir 'bibliyoman' (kitap tutkunu). Yazar, çevirmen ve editör. Jorge Lois Borges 'e iki yıl kitap okumuş. Okuma üzerine çok yönlü boyutlar açıyor, o okumanın dünya üzerindeki serüvenini anlatırken siz de okur olmanın nasıl bir ayrıcalık olduğunu bir kez daha anlıyor ve göneniyorsunuz. (Çeviri, Füsun Elioğlu - YKY - 2002)

 

Okumak, yazılanı okuyup da öylesine geçivermek değil.

 

Gerçek anlamda okumak, okuduğunu anlamak, anladığını tartışmak, tartıştığını yorumlamak, yorumladığından da kalıcı bir öz çıkarıp onu 'kullanılabilir bilgiler' arasına katmak becerisidir.

 

Bu anlamda okumak, kişiyi çok yönlü geliştiren bir kazanımdır.

 

Okumak, hem akademik zekâyı hem duygusal zekâyı geliştirir.

 

Görsel algı yoluyla seçici dikkati, belleği, muhakemeyi, sorun çözmeyi geliştirir ve hayal gücünü genişletir. Kişiye kendinden başkalarını da anlama yetisini (empati) kazandırır, ufkunu genişletir.

 

Bu yıl 'Fen ve Anadolu Liseleri Giriş Sınavları' nda alınan sonuçlar da çok düşündürücü oldu. Sınavda sorulan 100 soruyu bilen iki birincinin yanı sıra 40 bin 586 öğrenci sıfır puan aldı. Bu sıfır puan sorununu yorumlayan uzmanlar, genel olarak ''yorum soruları sorulduğunu, bu nedenle ezberle öğrenmiş öğrencilerin doğru yanıt veremediklerini'' açıklıyorlar. Belki puan değerlendirme sistemi de 'sıfır puan' sorununda rol oynuyor ama, ortaya çıkan durum mutlaka incelenmelidir.

 

Bu incelemede şu konuların araştırılması yer almalıdır:

 

Bu öğrencilerde kitap okuma oranı ve düzeyi nedir?

 

Kitap okuyorlar mı?

 

Okuyorlarsa hangi kitaplar?

 

Bu kitapların tartışıldığı bir ortamları var mı?

 

Bu kitaplardan nasıl bir sonuç çıkarıyorlar?

 

Öğrenciler, eğitimleri içinde soru sormayı öğreniyorlar mı?

 

Eğitim içinde soru sorma hakkı tanınıyor mu?

 

Bir konudan soru çıkarmayı öğreniyorlar mı?

 

Sordukları soruları tartışabiliyorlar mı?

 

Bu tartışmadan yeni inceleme konuları çıkarıyorlar mı?

 

Bu tartışma ve incelemeler nasıl bir sonuca varıyor?

 

Öğrenciler, eğitimleri içinde özeleştiri yapmayı öğreniyorlar mı?

 

Öğrenciler kendi hakları ve görevleri konusunda ne düşünüyorlar?

 

Kendi doğru ve yanlışlarını nasıl tanımlıyorlar?

 

Kendi üzerlerine düşen görevleri biliyorlar mı?

Bu görevleri yaptıklarını düşünüyorlar mı?

 

Öğrenciler yaşamla ilişkileri konusunda ne düşünüyorlar?

 

Yaşamdan beklediklerini nasıl sıralıyorlar?

 

Bu beklentide kendi paylarını nasıl görüyorlar?

 

Bu beklentilerde şansın, kendilerine verilen desteğin, kendi çabalarının payını nasıl görüyorlar?

 

Yaşam beklentilerindeki örneklerini kimlerden seçiyorlar?

 

Bu soruların yanıtları, hepimiz için bir durum çözümlemesi (analizi) olacaktır. Sadece sınav sonuçlarıyla gençlerimizi değerlendirmek gibi bir yanlıştan da toplumu kurtaracaktır.

 

Kanımca bu sorular yalnız öğrenciler için değil, eğitim alanında yer alan herkes için (öğretmenler ve eğitim yöneticileri için de), sonra da toplumdaki herkes için de yararlı bir araştırmanın yapılmasına yardımcı olacaktır.

 

Okumayı bilmeyen ve sevmeyen, okuduğunu anlamayan, bildiğini tartışmayan, soru sormayı öğrenmeyen, eleştirel düşünce yetisine sahip olmayan insanların toplumundan başarı bekleyemezsiniz.

 

Başarı, öyle rastlantılarla, kaderle, talihle, şansla açıklanacak bir hedefe varış değildir. 21. yüzyıl, gecikmelere tahammül gösteren bir yüzyıl değildir. Kaybedilen her yıl, artık kazanılması hayal olan on yıla denktir.

 

İşitirsen duyarsın,

Dinlersen anlarsın,

Okursan düşünürsün,

Sorarsan öğrenirsin.

 

 

 

 

 


15/12/2009

Bana Birşeyler Anlat!

Bazı kadınların bir havası olur hani. Hiç tanımasanız bile, ona baktığınızda bir hikaye okur gibi olursunuz. O hikayeyi okuyabilmek, sizin meziyetiniz filan da değildir. Sadece bakmanız gerekir, hikayeyi “o” size anlatır. Hiç konuşmasa bile haliyle, tavrıyla anlatır…

 

O kadınlardan birine bu sabah televizyonda rastladım. Sabahın kör vaktinde yayınlanan haber bülteninin canlı yayın konuğuydu. Ressam, adı Sema Bicik. Bu adı ilk defa duyuyorum, ilk defa görüyorum onu. Kameranın soğuk camına yansıyan görüntüsünde bile konuşan bir taraf var. Kaldı ki o bir de konuşuyor:

 

Spiker soruyor, “sürrealist resim nedir?”. Yaptığı çalışmalardan, yeni projelerinden bahsetmesini istiyor. Çizerken hissettiklerinden, yeni bir resme nasıl hazırladığından filan… Uzatılan her mikrofana uzuuun uzun konuşan ekran yüzlerinden değil. “Okuyorum” diyor. “Çalışmak istediğim konuda yazılmış kitapları topluyorum. Okuyorum, okuduklarımdan kalanlar düşlerime girene kadar okuyorum….” 

 

“Resimlerinizde zaman zaman öne çıkan çıplaklık ve cinsellik öğeleri dikkat çekiyor, bu konuda neler söylemek istersiniz?” diye soruyor spiker. “Ressam insan anatomisini iyi bilmelidir. Tıp fakültesinde, kadavrayla çalışılan anatomi derslerine bile girdim. Öğrendiklerimi anlatıyorum…” Bu kadar basit!! Bu kadar sadelikle cevap veriyor yöneltilen sorulara. Havası sarıyor,  “duruşu” aklımda kalıyor. İnternette web sayfasını buluyorum. Resimden çok anlamam ama kelimelere bayılırım. İşte o ressamın  kelimeleri:  

 

Sol elim gözümdür! Gözümdedir tualim!

 

Görme bedenimizden ayrı ve uzakta ruhumuzun içinde cisimlere uzanan bir çeşit dokunmadır. Gözlerimle dokunabildiğim sizin de katılabileceğiniz "organize varlık" ların ötesindeki sonsuzluğa giden yolculuktayım. Bu olağanüstü yolculukta düzensiz çalkanısların arasında, bileceliğine hayran olduğum yaratığın düşünü ararım. Gözlerim dokunurken "sol elim" nelerin olup bittiğini anlatır.

 

Ellerimde tuallerimde... Elim hassas bir ayna olur. Ellerimde tual ile görme organı arasında büyük bir hassaslık anı oluşur. O an için Gözlerimi tual olarak hissederim. Ve havada cisme çarpar oradan gözlerime (tuale) akseder. Bu arada göz cismin yapılışına, şekline, rengine göre sayısız izlenimler alır. Hatta o ana kadar bilemediğim vasıfları alır.

 

İşte bu duyumların çeşitliliğindendir ki o cismin hayali gözünüze akseder. Gözler yetip artarken, görmeye dokunmayı eklemek, zaten kuvvetli olan iki atın çektiği arabayı başka yana çeken bir atı koşturmak olur "sol elimin" yaptığı....

 

Kuşları okyanusların derinliğinde, balıkları gökyüzünün sonsuzluğunda düşlerim. Müziğin rengini, rengin müziğini duyarım. Doğumun, yaşamın, ölümün rengi aynı anda buluşur düşlerimde. Düşlerim bana bazen fırtınalar estirir bazen de derinliklere koşturur.

Ve bu düş gezisinde tualimin üzerinde çıkarım müzik eşliğinde fırçamın ucunda "RENKLERLE."

 

Arkadaşım nihansum (http://nihansum.blogcu.com) Abraham Lincoln’un bir sözünü paylaşmış: "Bana okuduğum kitapların en güzelinin hangisi olduğunu sorarsanız, söyleyeyim: ANNEMdir" diyor.

 

Ne kadar yerinde bir söz. Böyle güçlü bir söz üzerine söz söylemek pek adetim değildir! Haddimi bilip bu konudaki düşüncelerimi başka bir yazı için mayalanmaya bırakıyorum. Ama sormadan da edemiyorum; acaba okumaya anne gibi bir kitapla başladığım için mi bazı kadınlar “duruşlarıyla” bana hikayeler anlatabiliyor?? 

 

 NOT: Resim "Emanet Ruhlar"- Sema Bicik


 

14/12/2009

Yaşamak için kaçanlar

Yıllar önce okuyup beğendiğim bazı yazıları kişisel arşivimde saklar, sonra ara ara dönüp okurum. Hayret! yazmayı becerebilseydim eğer aynen bu şekilde ifade ederdim, dediğim tanıdık duyguları anlatan yazıları, ezberlediğim halde dönüp tekrar okurum.

 

Hemen herkesin söz birliği etmişçesine aynı fikirde olduğu bir yerde duruyorsanız. Hayat, aniden yoklama çektiğinde duygularınızı ve düşüncelerinizi ifade edemeyecek kadar hazırlıksız yakalanabilirsiniz bazen. Dışarıdaki ve içerideki koro düzenli bir şekilde sana ne yapman gerektiğini söyleyip, “nereye kadar, nereye kadar??” diye sıkıştırıp dururken. Misal çok üstünüze gelinen şaraplı maraplı gecelerin birinde zırıl zırıl ağlarken bulabilirsiniz kendinizi.

 

Bazı yazılar işte tam o anlar içindir. Böyle bir sürü Ece Temelkuran yazısı var sakladığım. Sandıktan çıkardım belki birilerinin ihtiyacı vardır…

 

İyi okumalar…

 

 

Genç, eğitimli kadınların "Ah Belinda!" kâbusu:

 

Yaşamak için kaçanlar

 

Her eğitimli, genç kadının kalbinde bir 'Ah Belinda' kâbusu yaşar... Hırçınsak bu yüzden. Yalan söylemeyi iyi biliyorsak, budur sebebi...

 

Film, tiyatro oyuncusu Müjde Ar'ın bir prova sırasındaki görüntüleriyle başlar. Tiyatro yapan, arkadaşlarıyla içen, gülen, sevgilisiyle sevişen bir kadındır Müjde Ar. Sonra, mecbur kalır "Belinda" adlı bir şampuanın reklam filminde oynar. Senaryo gereği, orta sınıftan, iki çocuklu bir annedir. Ortalama hıyarlıkta bir kocası vardır. Fakat çekim sırasında bir acayiplik olur. Belinda şampuanıyla saçını yıkarken gözünü kapar, gözünü açtığında gerçekten de o hayatın içindedir artık. Çocukların tıka basa makarna ve korkutucu bir Allah bilgisiyle doldurulduğu, kaynanaların kifayetsiz muhterisler olarak oturma odası imparatoriçeliğine oynadığı, bankada çalışılıp akşama da kocanın nikâhla meşrulaşmış tecavüzlerine maruz kalınan, hep diz altı etek giyilen ve eğlenmek için kadınların durmadan hizmet ettiği pikniklere gidilen bir hayat. Olaylar gelişir…

 

Ebeveynin yalan dünyası

 

Her kafası çalışan, sağlıklı kız çocuğu en geç 13 yaşında nefes almak için yalan söylemek zorunda olduğunu anlar. "Arkadaşlarla ders çalıştık" yalanıyla ilk aşk yaşanır, "Dershanedeydik" yalanıyla ilk öpüşme.

 

Kendindeki insan hamurunu yok etmeye ikna olmayan kız çocukları yalan konusunda uzmanlaşmak zorundadır. Üniversiteye gelindiğinde, güç bela başka bir şehre kapak atıldığında karmaşık ve geliştirilmiş yalan kompozisyonu bozulmaz. Bu gizli ve ikiyüzlü bir anlaşmadır; aslında yalanlar böyle pürüzsüz bir kız çocuğu olduğuna inanmak isteyen büyükler tarafından söyletilir. Okullar bitip de "ekonomik özgürlük" kazanılınca en başından beri sürdürülen "yalan kimlik" bir anda bozulamayacak kadar "yapılandırılmıştır" artık. Gerçek, bundan böyle yalanla değil mesafelerle korunmaktadır orta sınıfın pisliğinden.

 

Yalanların söylendiğini değil, söylettirildiğini anlayacak kadar kitap okunmuştur.

Hesabı hayattan sorulacak hiçbir şeyin hesabı sorulamaz. O yalanların kız çocuğunun ruhunda bıraktığı geçmez yaraların da üzeri, yeterince büyüdüğünde kendine ait bir hayatın olduğu (!) tesellisiyle örtülür.

 

Belinda evine geri dönüş

Bir gün bu yalanların biteceği fikriyle geçer zaman. Bir daha o boğucu yalan evlerine geri dönmekten uzak durarak.

Sonra işsiz kalınır mesela ya da bir adam sevilir veya terk edilir, beş parasız.

Belinda evleri seni yeniden ikiyüzlü kucağına davet eder. Yeniden kapana kısılmaya, yeniden makarna ve korkunç bir Allah bilgisiyle doldurulmuş evlere.

 

Her eğitimli, genç kadının kalbinde bir "Ah Belinda" kâbusu yaşar. Bütün hayat bu kâbusa kıstırılmamak için harcanır. Her gün o evlerin hayatı üzerini örtecek, nefes alamayacaksın korkusuyla daha çok çalışılır. Erkekler belki daha çok para kazanmak, daha başarılı olmak için çalışır. Ama kızlar, lisede derslerine de iş yerindeki ödevlerine de bunu için daha çok çalışır; ele geçirilmemek için! Hırçınsak bu yüzden. Yalan söylemeyi iyi biliyorsak, budur sebebi.

 

Yaşamaya çalıştık. Biz aslında başlangıçta, canlı, kocaman gözlü, korkusuz kız çocuklarıydık.

Bir daha o oturma odalarının kasavetinde öldürülmemek, sindirilmemek, ikiyüzlü kadınlara dönüşmemek için hep uzağa, daha uzağa gittik, düştük. Biz hep o evlerden uzak durmalıydık. Duracağız da. Çünkü, biz yaşamalıyız. Yalnızsa yalnız; o da olur.

 

 


14/12/2009

Ne Dinledim?

Kul kurar kader gülermiş

Bazı hikayelerin sonu mutsuz bitermiş

Ama kadere inat insanoğlu hayal kurmaya

Yazgım değişir diye inanmaya devam edermiş

 

Hesaplar yaparız sonumuzu bilemeden

Dünyalar kurarız dengimizi bulamadan

Acılar çekeriz hesabını soramadan

Yeminler ederiz tutamadan

Çeker gideriz…

 

Bu sözler, yakında vizyona girecek olan “Kaptan Feza” filminin müziklerinden. Candan Erçetin’in seslendirdiği şarkının tamamı http://www.kaptanfeza.com/ adresinden dinlenebiliyor.

 

İnsan öleceğini ve ölümden kaçış olmadığını bilen tek canlıdır. Buna rağmen, hesaplar yapar, dünyalar kurar, acılar çeker, yeminler eder; sonunu bilmeden, dengini bulamadan, hesabını soramadan, sözünü tutamadan… Çünkü iyi olanı, doğru dürüst bilinmeyen ve belirsiz koşullar içinde yaratmak zorunda oluşumuz hayatı yaşanmaya değer kılmaktadır...

 

Burada sadece kısa bir süre için bulunduğumuz ve ömrümüze tartışmaya açık olmayan bir sınır konduğu bilgisi, her birimizi, günlerimizi sayılı ve önemli kılmaya özendirdiği için zorunlu bile olabilir. (Zygmunt Bauman-Siyaset Arayışı)   

 



Farid Farjad,Robebah Jan -