20/11/2009

o kadar...

Pek kimsenin okumadığı, tıklamadığı ya da yorum bırakmadığı -ki kadim bir dosta verilmiş bir sözüm var, bu kırmızı ağacı soldurmayacağıma dair- bu blogda, blog sahibinin özgün yazılarından çok alıntılar yer alır. Bu bloğun sahibi (yazarı demiyorum) kelimelerin, ustaca kurulmuş  cümlelerin peşinden koşmuştur hayatı boyunca. Hatta yerli-yersiz gösterdiği tevazuyu bir tarafa bırakabilirse bu konuda iyi olduğunu bile söyleyebilir! Kalem tutan ellere, ışıklı alınlara ve soru soran cin gibi bakışlara hayrandır. Özellikle hayatın içine karışmış, onu yüzüne gözüne bulaştırmış delikanlı kadınlara ve bu kadınlara hürmet eden erkeklere hastadır. Edebiyatı edepsizlik derecesinde sever. Ama hayatta duyduğu en kötü sevgi-li sözcüğü “edebiyat sever sevgilimdir”. İçinden edepsizlik yapmak geldiğinde bunun edebiyat severliğine bağlanması fena halde ciğerine dokunmuştur çünkü… Dedik ya bu blogcu kelimeleri sever. Cümlelerin altını çizer, toparlar bu bloğa taşır. Bir de işte kendi dünyasının kahramanları vardır…  

 

O kadar…  

          

Ve bir alıntı daha:

 

“Korkma ben varım” cümlesi: Kitabevini gezerken gözüme ilişti bu cümle. Kitabın üzerinde. Kapağını açmadan öylece kitabın adına takılı kaldım. Murat Menteş’in romanının adıydı. Daha önce hiçbir kitabını, hiçbir şiirini okumadığım bir yazar/şair. Yeni bir yazar keşfetmek en zorlandığım şeydir. Yeni bir insan keşfetmek, yeni bir yemek keşfetmek de öyle. Risklidir. O riske girmeyi göze almam pek. Murat Menteş’in kitabını da aldığım rafa koydum, usulca. Ama aklımda adı kaldı: “Korkma Ben Varım” Ne büyük bir tezat içeriyordu bu cümle. “Korkuyorum beni koru” demek isteyen insan sayısı gittikçe çoğalırken, “korkma ben varım” diyecek insan neredeyse hiç kalmadı. Cesurlar, asiller, kendi dünyamızın kahramanları, kolunun arasına sokulup, kanadının altına gireceğimiz insanlar sanki eski zamanlarda kaldı. Eskisinden daha fazla korkarken biz…

 

Nuran Yıldız (www.nuranyildiz.com)

 

 

 

19/11/2009

KALAN

 

Bir şey kaldı gecelerden birinde

Senden.

Öncesinde bilinmemiş bir şey,

Silinmez bir ses gibi giden..

Kelimelerden büyük, kelimelerin içinde,

Bir şey kaldı senden

Yaşamalar'ın arasında kaçamaklı.

 

Veriliş rengi başka, alınış rengi başka..

Söylemeye vakit kalmadan

Dudakların altına bırakılmış bir şey.

Karanlıkların tam ortasında bir kırmızı nokta..

Gözlerce pırıl pırıl, ellerce saklı.

 

Bir şey kaldı, bir denizin kıyısında senden,

Bakışlarla yüklü, söylemelerle sessiz..

Seninle dolu, seninle sensiz bir şey..

Arandıkça bulunmamış yıllar yılı,

Bulundukça aramaklı.

 

Özdemir Asaf

12/11/2009

Değiştir!

Belki kendiyle çok meşgul olan insanların kibri vardır bende!!

 

Dünya yıkılsa “benim de bir sorumluluğum vardır mutlaka” diyeceğim neredeyse!

 

Onun için iyi şeylere layık olduğumu düşünüyorum.

 

Aynen ne olduğu belli olmayan gıdalara veya  domuz gribine uzak durmak istediğim gibi akıl-fikir çıtamı yüksek, vicdan hürriyetimi sağlam tutmak istiyorum.

 

Karnımı doyurmaya, içinde ne olduğunu bildiğim bir kase çorba ve bir dilim kara ekmek yetsin mesela. Beynimse öğrenmeye hiç doymasın, doymasın ama niteliksiz, kof bilgiyi hemen kussun, almasın istiyorum. Yaşadığım dünya bana dar gelsin, vicdanım pek çok şeyden rahatsız olsun istiyorum!    

 

Örneğin televizyonla ilişkim çok sınırlıdır. Bugün dünyada neler olmuş diye hızlıca göz gezdiririm. Beğendiğim bir şeyde durur takip ederim. Ama öyle kolay beğenmem! Böyle  diyenin adı ukalaya diye çıkar bilirim! İzleyici olarak hepimiz aynı taraftayken buna bir anlam veremem. Televizyon kanalları: “Filancanın pilavı çamur gibi olmuştu, zaten de kılım kendisine, puanımı açıklıyorum: 2.” diyen insanlarla dolu. Beğenmeyin, birbirinizin saçını başını yolun, gözlerini oyun üzerinden para kazanıyorlar.Bense sadece kanal değiştiriyorum...  

 

 

 

      

 

9/11/2009

Lütfen pijama giyme KADINIM!


Kılım o kadınlıkla hiç bir alakası olmayan şeylere. Yatağa pijamayla girmiyor mu karım, deliriyorum. "Neden giyiyorsun şu şeyi?" diye sorunca... "Üşüyorum" demez mi! "Kan testi yaptıralım o zaman" dedim. Anemik filan mı acaba diye. Yorganı değiştirdim, odamıza klima da taktırdım. Olur ha, belki rahatça çıplak olabiliriz diye. Yok kardeşim! Yine gidip gelip o pijamaları giyiyor; yazın yazlık, kışın kışlık cinsi. Kabus gibi, dalga geçer gibi. Hiçbir cazibesi yok ve kötü!

 

Aramıza bin tane sorun girdiği yetmezmiş gibi, bir de bu salak sulak pijamalar giriyor. Giy en seksi gece giysini de öyle uyu! Yok! Nerde? Vitrin süsü mü bu seksi dantel gecelikler, yoksa yatağımızda görmek için mi ha bunu bir anlasak hele? Hadi olmadı hiç giyinmesin benim kadınım! Daha da iyi. Bana uyar, hiç bozmaz. Sarılalım birbirimize, ten temasımızla uyuruz. Sevişiriz sevişmeyiz hiç fark etmez. Ha üşürsek sırnaşırız belki bahanemiz de olur, buzlar erir.

 

Oh ne âlâ.

Ne diye üretiyorlar kadınlara bu sözde sempatik; ama itici pijamaları bilmiyorum. Ben karşıyım. Hiç de sempatik bulmuyorum. Bence bunların üzerine "18 yaşına kadar uygundur" ibaresi eklensin. 18 yaş sonrası satışı yasaklansın.

 

"Ben de çizgili Sümerbank pijama giyeyim gör bak nasıl oluyormuş" deyince de gülüyor bana. Beni hiç öyle düşünemiyor. Al işte! Yine çifte standart. E ben dalga geçsem bu ayıcıklarla? Yok olmaz! Alınır. Kalbi kırılır. Hatta siz de bana: "Yuh odun!" dersiniz.

 

Pijama çekici değil. Çok itici. Anlayın şunu.

İç gıcıklayıcı bir kıyafet olsa adı "Pijama" mı olurdu? Öbürlerine ne denmiş? Gecelik! Tanımına ve anlamına yakışan bir isim; gece giysisi... Gece gece "Noel Baba" veya "ayıcıklar" var yanımda yatan kadınımın üzerinde! Korkunç bir durum. Bilmem anlatabildim mi?

 

Kadın yatağına KADIN olarak girer.

Etekleri vardır, bacakları açıkta kalır.

Sokağa çıkarken kadın ne kadar şıksa, gece de o kadar şıktır ya da olmalıdır. Ben karımdan bunu beklerim. Sen gündüz işe giderken kadın gibi ol, gece git anneannem gibi ol.

 

Olmaz.

Elin adamına mı bu özen derim ben de?

Yatağa, aşkın mekanına özensizlik yakışık almaz. Aşk yerine yakışmak gerekir. Benim güzel karım bu dandik pijamaları çocuğumuz olunca giyer oldu maalesef.

 

Geceleri emzirmeye kalkıyordu tabi, uykusuz yorgun, düşünecek hali yoktu biliyorum, hemen kafama kakmayın. Ev de kalabalıktı malum. Başbaşa kalmak ne mümkün. Gece her odadan bir başka "anne" çıkıyordu, oydu buydu derken uzun bir süre zorlandı tabii anlıyorum. Seksilik rafa kalktı, arada kaynadı ve unutuldu.

 

Aramıza "ayılar" girdi!

Hadi o zaman anladım; ama şimdi neden?

Bunun bahanesi olamaz.

Ten temasının yaratacak olduğu doğal sıcaklıktan kaçmak yazıktır. Eğer karım o pijamaları giyiyorsa, kesin bilinçaltında bir sorun vardır dedim. İçindeki kadınlık hissi bitmiştir, ölmüştür diye düşündüm. Hatırlatmaya karar verdim.

 

Bir süre sabırla bekledim.

Kendimce yine hayaller kurdum, belki gider harika şeyler alır diye. Yok yapmadı.

Sonra: "Ulan oğlum ne bekliyorsun? Yürü, sen davran!" dedim kendime. Gittim, mağazayı satın alasım geldi o kadar gözüm döndü. Hem kendimin, hem de karımın zevkine uygun bir şeyler aldım. Eve geldim. Ellerimde paketler "Gel peşimden" bakışı attım. Geldi. Şaşkın. Meraklı. "Al bakalım paketleri!" dedim gözlerimle. Az laf çok iş. Gece giysisi öyle değil, böyle olur. İyi oldu.

 

N’oldu diyeceksinizzz? J

 
çalıntı

9/11/2009

Mektup

Seni yıllardır tanırım. Bunca sene yamacında oturmuşluğum var. Ama seni her görüşümde yıllardır görmemişim gibi seviniyorum hala...

 

Sohbete bir başladın mı hiç susma istiyorum. Bakma dayanamayıp her söze lapin gibi atlıyorum ama, sonra üzülüyorum keşke daha az konuşup daha çok dinleseydim diyorum.

 

Sen anlatmak için doğmuşsun. Konuş, benimle, kendinle, başkalarıyla konuş. Hayatta dinlemekten en keyif aldığım insansın, seni dinliyorum...

 

Sonra unuturum söylemeyi diye yazayım dedim:

 

Yaradılışım gereği muhalefette durmayı kendim dahil her şeye itiraz etmeyi pek sevdiğim için hadi belki biraz da huysuzluğumdan bazen ne kadar şanslı olduğumu göremeyecek kadar körleşirim. Beni kuşatan çevreden, insanlardan daraşır kaçmak isterim. Ta ki sen ve senin gibi, şu hayatta edindiğim, kazandığım bir kaç insan bana hatırlatana kadar...

 

Tamam hayat karşısında çoğu zaman çaresiz, savunmasız ve güçsüz kalıyoruz ama sadece sadece bir insan bile hayatı değiştirmeye müktedir olabilir.

 

Öyle radikal şeyler de değil ha bahsettiklerim; sözüyle, tavrıyla, duruşuyla hatta susuşuyla yapabilir bunu.

 

Ve sen yapıyorsun!

 

Öğrenmeye aç bir insanım. Benden iyi bilene, bir harf öğretene kırk yıl köle değil de yoldaş olabilirim. Ama bazen öğrendiğim veya öğrenmeye çalıştığım onca şeyle ne yapacağımı şaşırıyor, öğrendim de ne oldu neyi değiştirebildim ki diye ümitsizliğe kapılıyorum.

 

İnan bana bu düşüncemden sana bakınca, seni hatırlayınca vazgeçiyorum. Diyorum ki bir şey öğrenmek için öğrenci, öğretmek içinse öğretmen olmaya gerek yok.

 

Sen belki farkında olmadan birçok konuda yaşam koçluğu yaptın bana. Tabi ben de boş durmadım güzel güzel bakıyorum sana.

 

Bazen ezberi bozulan, bildiklerini unutan savruk bir öğrenciyim şu hayat okulunda ama bilginin günün birinde değil, en sıradan yaşam ayrıntılarında, mesela sabah sohbetlerinde bile işe yarayacağını, belki ben de birine öğretebilirim?

 

Evet ben basit, sıradan bir insanım ama  koskocaman bir dünyayım.

 

Belki şaşıracaksın ama bende bütün bunlar, bunları çağrıştırıyorsun,

 

Sevgili arkadaşım...


Cano 

 

9/11/2009

Matematik

( İnsan ) = ( yemek ) + ( uyumak ) + ( para kazanmak için çalışmak ) + ( eğlenmek )

( Eşek )   = ( yemek ) + ( uyumak )

 

olduğuna göre ilk denklemde ( yemek + uyumak ) yerine ( eşek ) koyabiliriz...

 

( İnsan ) = ( Eşek ) + ( para kazanmak için çalışmak ) + ( eğlenmek )

 

bu yeni denklemde her iki taraftan ( eğlenmek ) çıkartılırsa:

 

( İnsan ) - ( Eğlenmek ) = ( Eşek ) + ( para kazanmak için çalışmak )

 

Sonuç: Eğlenmesini bilmeyen insan, sadece para kazanmak için çalışan eşekten başka bir şey değildir.

 

 

 

9/11/2009

Aşkın Evrimi

                      

Bir gün, kadim bir dostumla yaptığımız sohbetten  olumlu (!)  neticeler çıkartmıştım. Öyle durup duruyormuş, sandıktan çıkardım taze taze:    

 -  Elinde aşk varsa ve karşılıklıysa seni önüne katıp götürür, hesap kitap kar etmez.

 Haydar Dümen'in dediği gibi, bunun çok tecrübe etmekle ilgisi yoktur. Su akar yatağını bulur kendiliğinden... :))  

 -Hiç kurbağa öpmiycem  dudağımda siğil çıkar, bir kere öptüğümü ise pirensim yapacam dersen ağzının yüzünün karnabahara dönmesiyle kalırsın oysa kurbağa hala kurbağadır!!!  

 -Bağlılık ve sevginin devamı inzibati tedbirler ve belli koşullanmalarla  sağlanamayacağı gibi başka ihtimallerin olması sanıldığı kadar  kötü değil, hatta iyidir!! Sevgilimizin diğer ihtimallere rağmen bizimle olması, tek doğal tedbirdir. :)))

 -Biten  ilişkinin acısını, sancısını yeni bir ilişkiyle çıkartmaya çalışmak boşuna ve haksız bir uğraştır, yeni sancılara ve sakat doğumlara sebebiyet verir!   

 -Sürekli iten, dışlayan, nazlanan, yanaşmayan bir insana sonsuz ve manasız bir sadakatle bağlanın aşktan ziyade bir nedeni  olsa gerekir ki bunu  kendi derununda aramalıdır bu hatun kişi!!! :))         

 -Bu ahval ve şerait içerisinde aşka küsüp kendini kabuğuna hapsetmek yerine elindeki seçenekleri değerlendirmek daha insanı gibi geliyor bana. Seninde söylediğin gibi elekte kalanlar bizimdir!! Hem n'olur ateşböceği sansalar bizi.

 Sözün kısası tüm genellemeler gibi bu yaptıklarımda yanlış olabilir. Herkes kafasındaki  tanımına göre bir elbise biçmeye çalışır aşkına. Ta ki her yeni aşktan bir şey daha öğrenene kadar...

 Ne demişti sevdiğim üstat :" Bütün aşklarımdan öğrendiklerimle sevdim seni Ayseli!"

 Cano 

 

9/11/2009

Sevginin Renkleri

Ne yazık ki sevgilerin boyları, türleri ve renkleri çok değişiktir. Etrafınızda arkadaşlarınız tarafından beğenilip onaylanmış, ailenizin sevip yanınızda görmek istediği kızlar kırmızı başlıklı kızlardır. Böylesi aşklarda kırmızıdır...

 

Bir de, bir anda bir çift çocuksu bakışa sahip göze takılmak vardır ki bunlar mavidir...

 

Kırmızı köşedeki boksörlere hayatınızı tek kalemde emanet edebilirken, mavi köşedeki sessiz kıza sadece, beyninizin slow şarkılarla yıkanmış gizli romantik köşelerindeki el ele tutuşmalarını, gazete kağıtlarına sararak gizlice uzatabilirsiniz...

 

Aşk mavidir ve kırmızı çoğu zaman kurtaramamaktadır...

 

Renk körü olan insanlar, herkesin bildiği gibi kırmızı ve maviyi ayıramamaktadırlar. Bu kişiler kırmızıyı mavi sanıp peşinden büyük bir tutkuyla giderek hayatlarını harcarlar. Bu durum filmin sonuna kadar filmin güzelleşmesini bekleyen ve sonunda hayal kırıklığına uğrayanların durumudur. Maviyi kırmızı sananlar ise ellerindeki son model bilgisayarlarla ceviz kırmaya çalışanlardır.

 

Bir hayal, ona ulaşılamadığı sürece güzeldir...

 

Genelde kadınlar hoş ama renk körü yaratıklardır. Renk körlüğü vücuda en az terli terli içilen soğuk su kadar zararlıdır. Dünya üstündeki sizin dostunuz olan kalp mütehassısları sürekli size tek eş, tek arkadaş hatta sürekli aşk önerirler. Bunun sebebi, onların mantıklarının bir kalp üstünde iki aşkın birden var olmasını kavrayamamalarıdır. Oysa ki bir kalp üstünde bilmem kaç tane kapakçık, içinden geçen bilmem kaç litre kan vardır. Ayrıca sıradan kalpli bir insan bile aynı anda hem vatanını, hem ülkesini, hem de kırmızı kutulu meşrubatını sevebilmektedir.

 

Ben renk ayrımlarını ilk kez, geri sayımın ortalarında yağmurlu ve siyah beyaz bir günde fark ettim...

 

İnsanlar arasında mini etek, kısa kol ve birbirlerine çamur sıçratma modası hakimdi. İnsanlar kafalarını eğdikleri için gökkuşağının renklerini sadece su birikintilerinden seçebiliyorlardı. O sırada yağmurun iri damlaları üstüme tenezzül etmemekteydi. Bu arada ben, kolumda kırmızı başlıklı kız konuşlandırılmış olduğu halde, beynimin en bastırılmış köşelerine nişan alan gözlerle karşılaştım. Bir an acaba beni sever miydi diye düşündüm? Hemen sonra bilgisayar çağında mucizelere pek rastlanmadığı aklıma geldi.

 

İnsan kolaylıkla engin maviye veremez kendini. Atamaz kendini giden geminin ardından, serde kırmızı vardır. Zaten yanına gider gitmez konuşulan ilk kelimede kaybolur mavinin büyüsü. Beraber olmayı teklif etmek zaten kolay değildir, çünkü soru eki "mı ve mi" ayrı mı yazılır bunu bilemezsiniz böylesi durumlarda. "Haydi bu son yeniden başlayışım olsun" şeklinde kandırmaya çalışırsınız kendinizi, "yemez".

 

Hem sonra çılgınlar gibi sevmek fiilinin geniş zamanı var mıdır ki?..

 

Gelecek zamanda kullanırken ne kadar dikkatli olabilirsiniz ki?..

 

Başınızdan onunla ilgili bir şey geçmese bile, sık sık onu ilk gördüğünüz yere ihtiyaç duyarsınız. Bu arada kırmızı başlıklı kız boş durmamakta ve size sorular sormaktadır: "Sevgilim senin gözlerin neden böyle başka tarafa bakıyor? Sevgilim senin ağzın neden bu kadar suskun? Sevgilim senin kulakların neden beni duymuyor?" Bu tedirgin sorular silsilesini " O BENİ ETKİLEDİĞİ İÇİN" şeklinde cevaplayamazsınız, böyle cevap verilmez. Çünkü bu aralar kendinizi Pinokyovari bir şekilde dört kapılı gardrop yapılmayı beklerken, ipsiz bir kukla olmuş yarı hammadde gibi hissedersiniz. Etrafınızda sizi insana çevirecek bir peri ya da insancıl düşünce yoktur. Trene bakar gibi gözlerinizi uzaklara kaçırırsınız, uzaklarda, güneşin ufukta kaybolduğu bir yerlerde siz de kaybolur gidersiniz...

 

Tanrıya inanır mısınız?

İlk bakışta aşka inanır mısınız?

Bir kızın çok yakınlarına kadar yaklaşıp ona bakamamaya inanır mısınız?

Peki o kız için hayatımın geri kalanını çöpe atardım desem bana inanır mısınız?

 

Aniden gördüğünüz çocuksu gözler yakışıklı prensten daha mi kuvvetlidirler ki hiç öpmeden uyandırırlar sizi uykunuzdan?

 

Tek eş, tek aşk, tek kadın kelimelerini öyle çok sarf etmişsinizdir ki, tükürdüğünüzü yalayamazsınız. Birileri sizi anlamaya çalışacaklar. Ancak o kadar yorgun olacaksınız ki, onlara neyin ne olduğunu anlatamayacaksınız. Belki son gücünüzle fısıldamaya çalışacaksınız, ancak kimsecikler fısıltınızı duyabilecek kadar yaklaşmayacaklar size. Başınıza kötü bir şey gelirse "biz sana dememiş miydik" diyecekler. Bunu da siz duymayacaksınız...

 

Mavi bazen dışarıda yağan yağmurdur. Geceleri kırmızı başlıklı kızla geçirilen saatlerde, yağmurun sesini duyarsınız. Size yağmur yağmadığı söylenir. Bulutların hormonal bozukluğu olan "romantik"siz şekillerinden bahsedilir size. Yağmur gökkuşaksız karanlıklar içinde durduktan sonra bile, konuşulanlara, dostlara, kurallara ve yasaklara rağmen elinizi cama koyduğunuzda yağmuru hissedebilirsiniz. Bu açık açık söylenmedikçe kimsede alerji yapmaz ve kimseyi kaşındırmaz. Gözlerinizde biriken yaşların etraftaki insanlar tarafından fark edilmemesi için odanın içinde hemen o anda yağmasını dilersiniz. Mavi rengi taşıdığından haberi olmayan kişilerle kalabalıkta yalnızlık yaşarsınız. Beraber oturduğunuz masaya adını ya da gözlerindeki ifadeyi kazımak istersiniz. Şansızlık bu ya, yanınızda bu iş için yapılmış konvansiyonel bir alet yoktur. Güneş denize vurmakta, deniz güneşe vuramamaktadır. Kendinizi tıpkı antika saatler gibi hissedersiniz. Tik düze, tak düze, tekdüze... İçinizde sürekli zararsız bir akrep taşıyor ve asla rahat edemiyorsunuz. Aynı milin etrafında saatler, günler ve seneler boyu dönüp duruyorsunuz...

 

Ya bir gün yalnız kalırsam sorusu değildir kırmızı başlıklı kızı bırakmanıza engel olan? Ancak yine de mavi sürgün adına yalnız kalmayı göze alamaz insan. Sonuçta kırmızı başlıklı kızınız siz atla deseniz, kısa bir yolculuktan sonra Amerika Empire State Building binasından atar kendini. Böyle bir insani değil aldatmak, şaşırtmak bile gelmez insanin içinden.

 

Sonuçta mavi ne kadar güzel olursa olsun bahaneler bulmaya başlarsınız. "Sonuçta o da karbon bazlı bir yaratık" dersiniz.

 

Sonuç olarak kırmızı başlıklı kıza telefonda sevdiğinizi söylersiniz. Oyuncaklarınızı, hayallerinizi, anlık sevgilerinizi bir kenara atar ve yeni oyunlar arayışına girersiniz...

 

Penny Wise

 

 

 

9/11/2009

AŞK

Tam göğsünün ortasında bir yerin acıyacak...Evinin seni içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksin... Sokağa fırlayacaksın...Sokaklar da dar gelecek...Tıpkı vücudunun yüreğine dar geldiği gibi... Ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü...Kendini taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksin.. Birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan..."Önemli olan sağlık."

 

"Yaşamak güzel." "Boş ver, her şey unutulur."Sen hiçbirini duymayacaksın... Göz yaşlarından etrafı göremez hale geleceksin... Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok seveceksin...

 

Hep ondan bahsetmek isteyeceksin..."Ölüme çare bulundu" ya da "Yarın kıyamet kopacakmış" deselerbaşını kaldırıp Ne dedin?" diye sormayacaksın...Yalnız kalmak isteyeceksin...Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak... İkisi de yetmeyecek...

 

Geçmişi düşüneceksin...Neredeyse dakika dakika...Ama kötüleri atlayarak...Onunla geçtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin... Gittiğin yerlere gitmek... Bu sana hiç iyi gelmeyecek...Ama bile bile yapacaksın... Biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksın... Aslında kurtulmak istediğin halde, o acıyı yaşamak için direneceksin... Hayatının geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin....Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin... Herkesi ona benzetip...Kimseyi onun yerine koyamayacaksın...Hiçbir şey oyalamayacak seni...İlaçlara sığınacaksın... Birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu unutturmayan.Sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren... Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek...

 

Boğazın düğümlenecek, dinleyemeyeceksin...Uyumak zor, uyanmak kolay olacak... Sabahı iple çekeceksin... Bazen de "Hiç güneş doğmasa" diyeceksin...Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler... Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin...Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çıkana sarılmak isteyeceksin.

 

Nafile...Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek...Rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istediğin...Her sıçrayarak uyandığında onun adını söylediğini fark edeceksin... Telefonun çalmasını bekleyeceksin...Aramayacağını bile bile...Her çaldığında yüreğin ağzına gelecek...Ağlamaklı konuşacaksın arayanlarla... Yüreğin burkulacak...Canın yanacak...Bir daha sevmemeye yemin edeceksin...Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden...Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksın...

 

Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğin için kendinden nefret edeceksin... Yaşadığın şehri terk etmek isteyeceksin...Onunla hiçbir anının olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek... Ama bir umut...Onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu...Bu umut seni gitmekten alıkoyacak... Gel gitler içinde yaşayacaksın...Buna yaşamak denirse...

 

Razı mısın bütün bunlara...? Hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye...? O halde aşık olabilirsin ...  :)))))

  

Charles Bukovski

9/11/2009

Nar Kalpler-2

Sıradan insanlarız biz, en zoru bizimkisi. Limon kokulu çöp torbaları, kirece karşı çamaşır makinesi tozları, banka kredisinde yüzde 0.1'lik faiz indirimi pazarlıkları, çok erken sabah servisi saatleri, üçlü saç bakım setleri, gece "chat"lerinde zayıf bir "Paris'te Son Tango" ihtimali...

 Bu ömrün içinden eli yüzü düzgün bir hayat çıkarmaya çalışıyoruz. Kim bilir mezar taşımıza "Zamanı dolana kadar zamanını pek iyi doldurdu! Tebrik ederiz!" yazacaklar, bilemiyoruz...

 Yalnız ölmekte bir numara yok da hangimiz yalnız ölme fikriyle yaşayabilecek kadar çelikteniz?

 Bir serüvene heveslensek, başımızın bin türlü belaya gireceğini, muhtemeldir ki elimize yüzümüze bulaştıracağımızı ve bir daha da banka kredi pazarlığına girecek kadar küçülemeyeceğimizi, bir daha çift katlı çelik taban tencerelerin dünyasına sığışamayacağımızı, artık play-station'da kimi dövsek rahatlamayacağımızı, iki hayatın ortasında omuzları düşmüş kalacağımızı... Bal gibi biliyoruz. Bazen o yüzden durdukça bal dökülmüş gibi yapış yapış oluyoruz.

 Bu dünyaya gelmiş olmamızın insanlık tarihi açısından yepyeni bir deneyim olma ihtimalinin 7 milyarda 1 olduğunu söyleyip kendimize...

 Bu gece de evde oturuyor, erken yatıp ertesi gün etme ihtimalimiz olan bir kavganın senaryosunu kafamızda canlandırırken uyuyakalıp sabah işe gidiyoruz.

 İstediğimiz gibi yaşama hayalini bir "yazlık ev kooperatifine" sıkıştırıp yeni yeni taksitlere giriyoruz.

 Bazılarımız, gizli gizli, bir gün bir deprem olmasını, bize ait bütün ayrıntıların kaybolmasını ve yeni bir hayatın tek ortalı bir ilkokul defterinin sağ sayfası gibi serin ve temiz başlamasını dilemiyor muyuz? Şimdiki hayat sol sayfalar gibi zira, hep kenarları kıvrık, ne kadar düzeltsen, dirseğini bastırsan kenarına hep kıvrık kıvrık...

 Ah! Bu kadar suçluluk duygumuz ve korkumuz olmasa biz ne biçim insanlar olurduk!

 Geçen hafta mıydı, neydi? "Nar kalpler" diye bir yazı yazdımdı. Haberleri geldi, dört kişi, memleketin çeşitli yerlerinde, birbirlerinden habersiz, yazıyı okuyup eşlerinden ayrılmak için aynı gün dava açmışlar.

 Olur böyle şeyler. Benim bir şey yaptığım yok elbette. Bilirsiniz, insan işaret arar bazen. Kalbi nar gibi dağılmışsa, toparlayamıyorsa bir işaret görünsün ve doğruyu, yapması gerekeni söylesin ister.

 Muhtemelen olan budur, yoksa ben ne kadar yazsam "aile kurumu"nu sarsamam. Nerde o günler? Keşke!

 Mesele, serin bir sağ sayfa ihtiyacında. Mesele, sol sayfaların kıvrılmaktaki inadında. Kıvrık düzeltilsin diye bastırılan dirseğin giderek dayanılmaz bir biçimde ağrımasında. Ama başka ve daha önemli bir mesele daha var, laf aramızda.

 Bir hayatı bırakırken kendimizin ne kadarını geride bırakırız? Bunu cevaplamalıyız. Birini bırakırken, yılan gibi kabuğumuzu bırakıp geride, temiz bir deriyle mi başlarız hayata? Ya da sadece derimizin yenilenmesi yeter mi bize? Yoksa "Oldu mu en iyisi olsun, yeni bir 'ben' çıkarıyorum kendimden dışarı" mı demeli insan?

 Aynı tekrara düşmemek için aslında, yeni bir hayata başlamak için yeni bir "ben" icat etmek gerek. Yoksa bilirsiniz, insan bir ömür içinden, durmadan, yine, yeniden aynı hayatı çıkarır.

 Eğer nasıl yapılacağını öğrenmezsen aslında bütün defterlerin sol sayfası kıvrılır.

 İnsanın dirseği, eğer yeni bir "ben" icat etmeden bir hayata başlarsa, yeniden ve belki bu kez daha büyük bir acıyla... Ağrır. Kalp, yeniden, nar gibi, dağılır!

 Ece Temelkuran tarafından yazılan bu makale, 12 Mayıs 2006 Cuma günü yayınlanan Milliyet Gazetesindeki köşe yazısıdır.


Farid Farjad,Robebah Jan -