16/12/2009

İletişimin en sihirli hali: Öpüşmek

Nuran Yıldız, "Öpüşürken tam bir dişi..." başlıklı yazısında, iletişimci gözüyle öpüşmeyi değerlendirmiş. Dayanamadım alıntıladım...  

 

Aktör Steve Carell rol arkadaşı Anne Hathaway için “İnanılmaz bir partner, öpüşürken tam bir dişi” demişti.

Herhalde rol arkadaşına kondurulan masumca bir öpücüğü kastetmemişti. Bir erkeğin bir kadını anlatırken kullandığı “öpüşürken dişi olma” konusu sizin için ne ifade eder bilemem ama benim için iletişimsel bir ayrıntı.

İletişimsel ayrıntı olunca da “öpüşürken dişi olma pozisyonları”nı konu dışı tutmakta yarar var. Zaten bu konuda pek çok kadın dergisinde tarifler mevcut meraklısına.

“Sen de uzmanlık alanını abarttın, öpüşürken iletişim de ne alaka?” demezsiniz umarım. Her şeyin iletişimle bir alakası var.

Malumunuz beden dili iletişimde önemli bir yer tutuyor. Öpüşmek de beden dilinin en kompleks olanı. Biyolojik, sosyolojik, psikolojik bir kompleks. (Öpüşmeyi de disiplinler arası bir alan gibi sundum ya artık iflah olmam imkansız.)
Bir şey hem biyolojik, hem sosyolojik hem de psikolojik olacak hem de keyifli olacak düşünsenize…

İşin içine iletişim, kaynaktan alıcıya mesaj iletimi süreci girince zannediyor musunuz ki tüm mesele dudakların birbirine dokunması? O nokta küçük bir ayrıntı. “Nasıl yani?” mi dediniz?

Şöyle yani..

Bir kadınla bir adamın öpüşmesinin (tercihimiz iki farklı cins olması) üç önemli yoğunluk alanı var.

İlki iki tarafın birbirine yaklaşma süreci. Yani öpüşmekten hemen önceki anlar.. “Aşk Doktoru” filmini izleyenler anımsayacaktır. Orada “Öpüşmenin %90’ı öpüşmekten önceki anlardır” demişti Will Smith (sanırım oydu). O anlardaki elektriktir kalan %10’u güzel yapacak olan.

İkincisi öpüşürken bedenlerin birbirine teması. İki odun gibi mi, sarmaşık gibi mi olduğunuz yani.

Üçüncüsü ise öpüşme fiilinin kendisi.

Dolayısıyla öpüşürken bir kadının dişi olması da bir adamın kazma olması da öpüşme anı dışındaki yaklaşma ve dokunmayla da ilgili bir şeydir.

Aşk ve tutkuyla karışmış bir öpüşmeye de iletişimin en sihirli hali diyebilirsiniz.

 

16/12/2009

Birinin kadını olmak…

Başka hiç kimse tarafından dokunulmamak, konuşulmamak, bakılmamak hatta !

Biraz korunmak, biraz şımarmak…

Birkaç çeşit yemek yapmak, İstiklal Caddesinde sıkı sıkı elini tutmak, belki film izlemek ama mutlaka çekirdek çitlemek, bi yerlerde çay içmek, pazar kahvaltısı yapmak uzun uzun, sahilde yürüyüş yapmak gibi küçük ama zor heveslerim var!

Neden mi?

Herkesin eli tutulmaz,

Herkesle film seyredilmez,

Herkesle çekirdek çitlenmez,

Herkesin kadını olunmaz da o yüzden!

İçinden gelmeli….

Hücrelerine kadar hissetmeli, dna’larına kadar bilmeli insan!

Düşünerek emin olunmaz, bir anda ya olunur ya olunmaz.

Bir de şu yakın geçmiş duvarları olamasa, kafa da hiç karışmaz ya, olsun! Oysa bazen tek bir söze ya da bir bakışa yıkılır bütün duvarlar….

Kek yapmayı da öğrenmek lazım aslında bi ara!

Sabahları uyandığımda “günaydın sevgilim” mesajlarını görmek istiyorum telefonumda. Gün içinde özlediğim birisi olsun istiyorum. Özlemek istiyorum birini. Çok özlersem dayanamayıp gidip sarılmak istiyorum. Dayanamamak istiyorum!

Çalışırken, düşünmek istiyorum onu! Aklımda olduğu için gülümsemek istiyorum ara ara …

Gülümsediğim için daha çok çalışmak….

Birini sevmek istiyorum; hiç kimseyi sevmediğim gibi, biri sevsin istiyorum beni, hiç sevilmediğim gibi….

Biri o kadar çok sevsin ki beni, hatalarımı da sevsin istiyorum!

O kadar çok sevsin ki; hata yapmaktan ödüm kopsun!

Kıskansın istiyorum biri beni! Sorsun istiyorum “neredesin” diye, “Hımm kim aradı bakayım” diye! Ben sormam ama, korkmasın. O sorsun!

Biliyo musun ne oldu? ile başlayan heyecanlı cümlelerin sonuna kadar tahammül etsin istiyorum biri bana. Mutlaka ipe sapa gelmez bir şey olmuştur ama dinlesin sonuna kadar. Ya bi yavru kedi macerası yada işte ona benzer bir şeyler olmuştur. Ben her seferinde sanki bahçeyi kazmışım da hazine bulmuşum gibi heyecanla ve öneminin üzerine basa basa anlatırım ya, dinlesin işte. “Ya, evet, çok mühim bir şeyler olmuş” falan desin bi de sonunda….

Şimdi ben istesem İstiklal caddesinde birinin elini tutup gezemem mi?

İstesem benimle çekirdek çitleyip aynı anda film setretmeyi başarabilecek birini bulamam mı bi arasam?

Şimdi ben yalnız olmak istemesem, yalnız olur ve bunları da yazıyor olur muydum?

Hiç sanmam!

Birinin elini tutmakla, birinin elini, sıkı sıkı tutmak arasında çok fark var!

Ya tutarsın ya da tutmazsın ya da tutmuş gibi yaparsın işte.

Ben yapmam!

Bunu zaten bilirsin.

Kimin elini tutacağını yani.

Deneyerek bulamazsın.

Sadece bilirsin.

Bilmek!

Açıklaması yok.

Ve ben elini sıkı tutmayacağımı bildiğim hiç kimseyle İstiklal caddesine gitmeyeceğim!

Heyecanla ve özene bezene olmadıktan sonra kimseye yemek yapmayacağım!

Repliklerin bir anlamı yoksa, kimseyle film seyretmeyeceğim.

Zaten çekirdeği unutsun bile, asla olmaz!

Birinin kadını olmak istiyor canım; biraz konuşmak, biraz şımarmak…

Çekirdek mutlaka olsun!”

Yasemin Pulat


 

16/12/2009

OKUR OLMAK

Kitapevlerinin (İmge, Dost, Remzi, Mustafa, D&R, vs) çoğunda hatırı sayılır bir kalabalık görüyorum. Arkadaş toplantılarında okuduğumuz kitaplardan bahsediyoruz, kitap    değiş-tokuşu yapıyoruz. Arkadaşlarımıza, eşimize, dostumuza kitap hediye ediyoruz.  Etrafımızdaki pek çok kişi edebiyatla, okumayla haşır neşir. (Türkiye ortalamasına bakıldığında sevindirici bir durum bu.) Buna rağmen, çok sınırlı arkadaş çevreleri dışında  orta sınıf için günlük sohbet konuları sınırlı…  

 

Halbuki okumanın, yazılanı okuyup da öylesine geçi vermek değil, okuduğunu anlamak, anladığını tartışmak, tartıştığını yorumlamak, yorumladığından da kalıcı bir öz çıkarıp onu 'kullanılabilir bilgiler' arasına katmak becerisi olduğunu biliyoruz. Okumak, kişiyi çok yönlü geliştiren bir kazanım olduğuna göre konuştuğumuz, paylaştığımız şeyler neden bu kadar sınırlı? Üstelik dünyada ve ülkemizde bu kadar konuşacak şey varken! Bu durumda aklımıza bir çok soru takılıyor. Okuduğumuz onca şey pratikte işimize yaramıyor mu? Okuma faaliyeti mevcut durumumuzu geliştirmemizde bir fayda sağlamıyorsa sorunu nerede aramalıyız?

 

Okuma- yazma işini hayatımın her döneminde ciddiye aldığım halde, bu günlerde bu soruların cevabıyla hiç olmadığım kadar ilgiliyim. Okuma-yazma faaliyetinin hayatımın hiçbir döneminde olmadığı kadar “hayatımın anlamı” olduğu bir dönemden geçiyorum. Galiba bu yüzden büyük bir açlık çekiyor ve aç gözlülükle saldırıyorum kitaplara. Bildiğim her şeyi, yeniden, beyaz bir sayfada temize çekmek, bu bloğu yerle bir etmek gibi ızdırap verici (?) duygularla saldırıyorum kendime…

 

Kısacası bu bloğun sahibi her daim cevap arayışı içindedir. Paylaşmak ister: BAKALIM KABAHAT SADECE OKURDA MIDIR?

 

 

Birincisi bir kitap önerisi:  Siyaset Arayışı - Zygmunt Bauman

 

Bu kitapta Bauman analizleri ile gündelik hayatı, siyaseti, çevremizde olup biteni anlamamıza yardımcı oluyor, ışık tutuyor, okumalısınız…

 

Diğeri de iki yazı. İyi okumalar:

       

 

EDEBİYATIN İKONCANLARI KİMLER?

 

 Yazdıkları okunmuyor ama satıyorlar

 

27.11.2009 tarihinde Odatv’de yayınlanan A.Mümtaz İDİL’in yazısı:

 

Bir zamanların toplumsal itici gücü olan edebiyat, artık bir eğlenceye dönüştü.

Bilgi birikimine dayalı edebiyat bırakıldı, gözleme dayalı bir tür oluşturuldu.

“Hayatımı yazsam roman olur,” komedisi farkında olmadan hayata geçti.

 

Emekli olup eve kapağı atanlar sanatın en kolay dalı olarak gördükleri şiir işine kalkıştılar. Öyle ki, “yazanların benden ne üstünlüğü var ki,” ipuçlarını elde ettikleri için, her türlü sanatsal eylemi yapabileceklerinden haklı olarak emin oldular.

 

Zaten piyasayı saran sanat ürünleri kendi beğenileri ile sınırlıydı ve kendi başlarına da üstesinden gelebilecekleri bir olaydı.

 

Henüz yeterince oturmamış Türkçe’yi istedikleri biçimde kullanabiliyorlar ve bunu yaparken de bunun bir “üslup” denemesi olduğunu bile öne sürebiliyorlardı.

 

Yazarlar böyle olunca, okurlar da böyle oldu.

 

Her okur, aynı zamanda bir yazarlık potansiyeli taşımaya başladı.

Edebiyatın toplumsal sorumluluğu göz ardı edilmeye, belli kitleler için “günlük” özelliği taşıyan metinler yazılmaya başladı.

Yavaşça, ama “sindirerek” yapıldı bütün bunlar.

Sistem, yetişen yeni insanların siyasetle de, sanatın siyasi yönüyle de uğraşmasını istemiyordu. Tema aşk, hüzün ve benzeri duygusal düşünce ve eylemler olmalıydı.

 

Cumhuriyetin ilk dönem yazarlarına geri dönüşler başladı. Etkilenmeye dayalı, özentiden yola çıkan öyküler, romanlar yazılmaya başlandı. Yalnız başına insan, umarsızlık içinde çırpınan kitleler, kurtuluşu bilinmeyen güçlerde arayan yoksullar ve hiç tükenmeyen bir uydurma insan sevgisi ana temayı oluşturdu.

 

Birleşmek, birlikte hareket etmek, örgütlenmek gibi kavramlar ya hiç göz önüne alınmadı ya da bir şekilde hüsranla biten sonları çağrıştırdı.

Büyük biraderler hoşlanmıyordu çünkü.

Kitapları da onlar basıyor daha da önemlisi dağıtıyordu.

Dağıtımın en önemli unsur olduğunun farkına varıldı. Ardından reklamın.

1980 öncesinde kitap reklamları yapılmazdı. Kitap tanıtımları yapılırdı. Üstelik, ayakları yere basan kitap tanıtımlarıydı bunlar.

Sonra reklama ağırlık verildi. Albenili kapaklarla, büyük boy reklamlarla kitaplar pazarlanmaya başlandı. Reklam verilen gazete veya dergilerde de kitapların “tanıtımı” yapılmaya başlandı.

Öylesine uyduruk tanıtımlar, kitap tanıtımı olarak edebiyat tarihine geçti ki, bir romanın dilinin iyi olması, kurgusunun başarılı olması veya kahramanlarını birbirine dolandırmaması bile “övgüye” değer görüldü.

 

 

Oysa bir roman, bunlar sağlandıktan sonra başlıyordu.

Şiirde iş daha da hazinleşti. Kelimeler üzerine “aşırı” yüklenmeler, kelimelerin de kaldıramayacağı anlamları okura taşımaya başladı. Anlamsızlık, anlam çıkarmak üzere okurun bilmece çözmeye çalışmasına dönüştü. Fütürizmin kaba ve içeriksiz örnekleri yazı dünyasını sardı.

Edebiyat can çekişmeye başlamıştı aslında, ama vitrinlere bakıldığında en muhteşem dönemini yaşıyordu sanki. Satışlar, abartılı fiyatlara rağmen iyi gidiyordu.

Kitap fiyatlarının abartılı olmasından yakınan okurlar, gereksiz yere yayınevlerine kızıyor, korsan kitap satışlarının engellenmesini isteyen yazarlara burnundan soluyordu.

Oysa asıl kızılması gereken hükümetlerin kağıt politikasıydı, ama akla gelmiyordu.

Kimse düşünmüyordu işin siyasal ve kültürel yanını. Yazarlar, korsan kitaplar için bakanlıkları, başbakanlığı, Meclis yollarını aşındırıyordu.

“Ben çok okunan bir yazarım ve hayatımı bundan kazanıyorum,” diyordu Orhan Pamuk Kültür Bakanı İstemihan Talay’a, Ercan Karakaş’a, İç İşleri Bakanı’na, Plan Bütçe Komisyonu Başkanı’na.

Yanında Ahmet Altan, Murathan Mungan, Buket Uzuner ve diğerleriyle birlikte.

Korsan’ın önlenmesinin zorluğundan bahseden hükümet yetkililerine, kağıt fiyatlarının neden pahalı olduğu sorulmuyordu. Neden Seka’nın kapandığı ise akla bile gelmiyordu.

Satıştı önemli olan... Satış ve ondan gelecek para.

Çok satan olmak.

Amerikancasıyla “Best Seller” düzeyine ulaşmak.

Bu yüzden yaratılan edebiyat eserlerinin hırs, aşk, entrika ve özel yaşamlarla bezenmesi gerekiyordu.

Paris Düşerken, Durgun Don gibi eserler yazmanın anlamı yoktu artık.

Sartre gibi Uyanış, Tükeniş falan da gerekli değildi.

Albert Camus’nun “Yabancı”sı gibi bir romanın ucuz versiyonları gerekliydi.

Artık bir daha Gregor Samsa gibi, hamamböceği olarak uyanmanın olanaksızlığını bildiği halde yazarlar, ısrarla bir böcek gibi uyanıyorlardı.

Toplumsal hareketlerle ilgilenmek başa belaydı ve bunun ödülü de en kısa zamanda kendilerine sunulacaktı.

Öyle oldu.

Ne de olsa malzeme insandı ve başına gelenler tamamen kendi dışındaki gelişmelerden kaynaklanıyordu.

En büyük düşman yine insandı. Yalanlar, karşılıksız aşklar, umutsuzluklar, kazık yenen ortaklıklar ve bundan kurtuluş için verilen “erdemli” savaşlar edebiyatın konusu olmayı sürdürdü.

Bunu reddeden, insanlığın sorununun çözümünde yine insanın çabasının gerekliliğini savunan eserler yavaş yavaş piyasadan çekildi.

Koltuğunun altına yepyeni bir düşünceyi doldurduğu dosyasını sıkıştıran ve önüne gelen kapıyı çalan yazarlara kapılar hep kapalı tutuldu.

İşçi ve köylü edebiyatının en “vulgar” biçiminden örnekler, para verilerek yazdırıldı.

Okunamayacak türdeki karmaşık cümlelerden oluşan eserlere en büyük ödüller verildi ki, bu türün ortadan kalkması için en akıllıca yöntem buydu.

Nasılsa kimse “kral çıplak” demiyordu.

Bu yüzden de belki Orhan Pamuk’un ilk dört romanı haklı olarak çok satmışken, daha sonra yazdıkları hiç okunmaz hale geldi.

Bu yüzden de aynı yazar Türkiye’nin en çok satan, ama en az okunan yazarı oldu.

İki kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya geçiş kültür sanata çok ağır darbeler indirdi, ama edebiyat bunların içinde en büyük payı alan sanat türü oldu.

Bir değirmen yaratıldı ve burada yazar yetiştirildi. Direnen değirmende kaldı, ekmek olmaya razı olan da piyasaya sürüldü.

Ama her ikisi de öğütüldü.

 

 

 

 

Okumanın Tarihi...

Erdal Atabek

 

''Skolastik pedagojiye göre anlamak, bilgi sahibi olmanın önkoşulu değildi. Öğrenciler bu kuralları ezberlemek durumundaydı. Bekleneceği gibi, sonuçlar çoğunlukla düş kırıcı oluyordu. 1450 yıllarında okula devam eden Jakop Wimpreling , yıllar sonra eski sistem altında öğrenim görenlerin çoğunun ne Latince okuyabildiklerini ne bir yazı ne de şiir yazabildiklerini, dini törenler sırasında okunan duaları da açıklayamadıklarını aktaracaktı.''

 

Bu 'kural ezberciliği' ne dayalı eğitim sitemi, İtalya ve Hollanda'da başlayan 'hümanist bilim adamları' tarafından yapılan eleştirilerle değişmeye başlar. Bu eleştiriler Fransa'ya ve Almanya'ya da ulaşır. 1441 yılında zamanın ünlü okulu Sélestat'a, Heidelberg Üniversitesi mezunu Louis Drinderberg müdür olarak atanır. Drinderberg, eğitime temel değişiklikler getirir. Okunan kitapların belirli bölümlerini sınıflarda tartışmaya açar. Eğitimi 'zorla ezberlemek' ten 'anlamaya' çevirir. Öğrencilerine, sınıfta okutulan metnin tartışılmasına olanak sağlayarak o güne kadar olanın çok üstünde bir öğrenme özgürlüğünü tattırır. 1477 yılında öldüğü zaman Drinderberg, arkasında Sélestat okulunda okuma öğrenmek için yepyeni bir sistemi bırakmıştı. Yerine gelen müdür Hofman da aynı yolu sürdürdü.

 

Aristoteles 'e göre, ''Gençlikte kök salmış iyi alışkanlıklar sonradan çekip çıkarılamazlar.''

Tatil için geldiğimiz Club Orient'de okuma listemizde olan 'Okumanın Tarihi' Alberto Manuel tarafından yazılmış. (Listenin öteki kitapları 'Karnından Konuşanın Öyküsü', 'Osmanlı'da Bir Köle', 'Ölümcül Kimlikler' .) 'Okumanın Tarihi' çok önemli bir kitap. Yazarı Alberto Manuel adında Arjantinli bir 'bibliyoman' (kitap tutkunu). Yazar, çevirmen ve editör. Jorge Lois Borges 'e iki yıl kitap okumuş. Okuma üzerine çok yönlü boyutlar açıyor, o okumanın dünya üzerindeki serüvenini anlatırken siz de okur olmanın nasıl bir ayrıcalık olduğunu bir kez daha anlıyor ve göneniyorsunuz. (Çeviri, Füsun Elioğlu - YKY - 2002)

 

Okumak, yazılanı okuyup da öylesine geçivermek değil.

 

Gerçek anlamda okumak, okuduğunu anlamak, anladığını tartışmak, tartıştığını yorumlamak, yorumladığından da kalıcı bir öz çıkarıp onu 'kullanılabilir bilgiler' arasına katmak becerisidir.

 

Bu anlamda okumak, kişiyi çok yönlü geliştiren bir kazanımdır.

 

Okumak, hem akademik zekâyı hem duygusal zekâyı geliştirir.

 

Görsel algı yoluyla seçici dikkati, belleği, muhakemeyi, sorun çözmeyi geliştirir ve hayal gücünü genişletir. Kişiye kendinden başkalarını da anlama yetisini (empati) kazandırır, ufkunu genişletir.

 

Bu yıl 'Fen ve Anadolu Liseleri Giriş Sınavları' nda alınan sonuçlar da çok düşündürücü oldu. Sınavda sorulan 100 soruyu bilen iki birincinin yanı sıra 40 bin 586 öğrenci sıfır puan aldı. Bu sıfır puan sorununu yorumlayan uzmanlar, genel olarak ''yorum soruları sorulduğunu, bu nedenle ezberle öğrenmiş öğrencilerin doğru yanıt veremediklerini'' açıklıyorlar. Belki puan değerlendirme sistemi de 'sıfır puan' sorununda rol oynuyor ama, ortaya çıkan durum mutlaka incelenmelidir.

 

Bu incelemede şu konuların araştırılması yer almalıdır:

 

Bu öğrencilerde kitap okuma oranı ve düzeyi nedir?

 

Kitap okuyorlar mı?

 

Okuyorlarsa hangi kitaplar?

 

Bu kitapların tartışıldığı bir ortamları var mı?

 

Bu kitaplardan nasıl bir sonuç çıkarıyorlar?

 

Öğrenciler, eğitimleri içinde soru sormayı öğreniyorlar mı?

 

Eğitim içinde soru sorma hakkı tanınıyor mu?

 

Bir konudan soru çıkarmayı öğreniyorlar mı?

 

Sordukları soruları tartışabiliyorlar mı?

 

Bu tartışmadan yeni inceleme konuları çıkarıyorlar mı?

 

Bu tartışma ve incelemeler nasıl bir sonuca varıyor?

 

Öğrenciler, eğitimleri içinde özeleştiri yapmayı öğreniyorlar mı?

 

Öğrenciler kendi hakları ve görevleri konusunda ne düşünüyorlar?

 

Kendi doğru ve yanlışlarını nasıl tanımlıyorlar?

 

Kendi üzerlerine düşen görevleri biliyorlar mı?

Bu görevleri yaptıklarını düşünüyorlar mı?

 

Öğrenciler yaşamla ilişkileri konusunda ne düşünüyorlar?

 

Yaşamdan beklediklerini nasıl sıralıyorlar?

 

Bu beklentide kendi paylarını nasıl görüyorlar?

 

Bu beklentilerde şansın, kendilerine verilen desteğin, kendi çabalarının payını nasıl görüyorlar?

 

Yaşam beklentilerindeki örneklerini kimlerden seçiyorlar?

 

Bu soruların yanıtları, hepimiz için bir durum çözümlemesi (analizi) olacaktır. Sadece sınav sonuçlarıyla gençlerimizi değerlendirmek gibi bir yanlıştan da toplumu kurtaracaktır.

 

Kanımca bu sorular yalnız öğrenciler için değil, eğitim alanında yer alan herkes için (öğretmenler ve eğitim yöneticileri için de), sonra da toplumdaki herkes için de yararlı bir araştırmanın yapılmasına yardımcı olacaktır.

 

Okumayı bilmeyen ve sevmeyen, okuduğunu anlamayan, bildiğini tartışmayan, soru sormayı öğrenmeyen, eleştirel düşünce yetisine sahip olmayan insanların toplumundan başarı bekleyemezsiniz.

 

Başarı, öyle rastlantılarla, kaderle, talihle, şansla açıklanacak bir hedefe varış değildir. 21. yüzyıl, gecikmelere tahammül gösteren bir yüzyıl değildir. Kaybedilen her yıl, artık kazanılması hayal olan on yıla denktir.

 

İşitirsen duyarsın,

Dinlersen anlarsın,

Okursan düşünürsün,

Sorarsan öğrenirsin.

 

 

 

 

 


15/12/2009

Bana Birşeyler Anlat!

Bazı kadınların bir havası olur hani. Hiç tanımasanız bile, ona baktığınızda bir hikaye okur gibi olursunuz. O hikayeyi okuyabilmek, sizin meziyetiniz filan da değildir. Sadece bakmanız gerekir, hikayeyi “o” size anlatır. Hiç konuşmasa bile haliyle, tavrıyla anlatır…

 

O kadınlardan birine bu sabah televizyonda rastladım. Sabahın kör vaktinde yayınlanan haber bülteninin canlı yayın konuğuydu. Ressam, adı Sema Bicik. Bu adı ilk defa duyuyorum, ilk defa görüyorum onu. Kameranın soğuk camına yansıyan görüntüsünde bile konuşan bir taraf var. Kaldı ki o bir de konuşuyor:

 

Spiker soruyor, “sürrealist resim nedir?”. Yaptığı çalışmalardan, yeni projelerinden bahsetmesini istiyor. Çizerken hissettiklerinden, yeni bir resme nasıl hazırladığından filan… Uzatılan her mikrofana uzuuun uzun konuşan ekran yüzlerinden değil. “Okuyorum” diyor. “Çalışmak istediğim konuda yazılmış kitapları topluyorum. Okuyorum, okuduklarımdan kalanlar düşlerime girene kadar okuyorum….” 

 

“Resimlerinizde zaman zaman öne çıkan çıplaklık ve cinsellik öğeleri dikkat çekiyor, bu konuda neler söylemek istersiniz?” diye soruyor spiker. “Ressam insan anatomisini iyi bilmelidir. Tıp fakültesinde, kadavrayla çalışılan anatomi derslerine bile girdim. Öğrendiklerimi anlatıyorum…” Bu kadar basit!! Bu kadar sadelikle cevap veriyor yöneltilen sorulara. Havası sarıyor,  “duruşu” aklımda kalıyor. İnternette web sayfasını buluyorum. Resimden çok anlamam ama kelimelere bayılırım. İşte o ressamın  kelimeleri:  

 

Sol elim gözümdür! Gözümdedir tualim!

 

Görme bedenimizden ayrı ve uzakta ruhumuzun içinde cisimlere uzanan bir çeşit dokunmadır. Gözlerimle dokunabildiğim sizin de katılabileceğiniz "organize varlık" ların ötesindeki sonsuzluğa giden yolculuktayım. Bu olağanüstü yolculukta düzensiz çalkanısların arasında, bileceliğine hayran olduğum yaratığın düşünü ararım. Gözlerim dokunurken "sol elim" nelerin olup bittiğini anlatır.

 

Ellerimde tuallerimde... Elim hassas bir ayna olur. Ellerimde tual ile görme organı arasında büyük bir hassaslık anı oluşur. O an için Gözlerimi tual olarak hissederim. Ve havada cisme çarpar oradan gözlerime (tuale) akseder. Bu arada göz cismin yapılışına, şekline, rengine göre sayısız izlenimler alır. Hatta o ana kadar bilemediğim vasıfları alır.

 

İşte bu duyumların çeşitliliğindendir ki o cismin hayali gözünüze akseder. Gözler yetip artarken, görmeye dokunmayı eklemek, zaten kuvvetli olan iki atın çektiği arabayı başka yana çeken bir atı koşturmak olur "sol elimin" yaptığı....

 

Kuşları okyanusların derinliğinde, balıkları gökyüzünün sonsuzluğunda düşlerim. Müziğin rengini, rengin müziğini duyarım. Doğumun, yaşamın, ölümün rengi aynı anda buluşur düşlerimde. Düşlerim bana bazen fırtınalar estirir bazen de derinliklere koşturur.

Ve bu düş gezisinde tualimin üzerinde çıkarım müzik eşliğinde fırçamın ucunda "RENKLERLE."

 

Arkadaşım nihansum (http://nihansum.blogcu.com) Abraham Lincoln’un bir sözünü paylaşmış: "Bana okuduğum kitapların en güzelinin hangisi olduğunu sorarsanız, söyleyeyim: ANNEMdir" diyor.

 

Ne kadar yerinde bir söz. Böyle güçlü bir söz üzerine söz söylemek pek adetim değildir! Haddimi bilip bu konudaki düşüncelerimi başka bir yazı için mayalanmaya bırakıyorum. Ama sormadan da edemiyorum; acaba okumaya anne gibi bir kitapla başladığım için mi bazı kadınlar “duruşlarıyla” bana hikayeler anlatabiliyor?? 

 

 NOT: Resim "Emanet Ruhlar"- Sema Bicik


 

14/12/2009

Yaşamak için kaçanlar

Yıllar önce okuyup beğendiğim bazı yazıları kişisel arşivimde saklar, sonra ara ara dönüp okurum. Hayret! yazmayı becerebilseydim eğer aynen bu şekilde ifade ederdim, dediğim tanıdık duyguları anlatan yazıları, ezberlediğim halde dönüp tekrar okurum.

 

Hemen herkesin söz birliği etmişçesine aynı fikirde olduğu bir yerde duruyorsanız. Hayat, aniden yoklama çektiğinde duygularınızı ve düşüncelerinizi ifade edemeyecek kadar hazırlıksız yakalanabilirsiniz bazen. Dışarıdaki ve içerideki koro düzenli bir şekilde sana ne yapman gerektiğini söyleyip, “nereye kadar, nereye kadar??” diye sıkıştırıp dururken. Misal çok üstünüze gelinen şaraplı maraplı gecelerin birinde zırıl zırıl ağlarken bulabilirsiniz kendinizi.

 

Bazı yazılar işte tam o anlar içindir. Böyle bir sürü Ece Temelkuran yazısı var sakladığım. Sandıktan çıkardım belki birilerinin ihtiyacı vardır…

 

İyi okumalar…

 

 

Genç, eğitimli kadınların "Ah Belinda!" kâbusu:

 

Yaşamak için kaçanlar

 

Her eğitimli, genç kadının kalbinde bir 'Ah Belinda' kâbusu yaşar... Hırçınsak bu yüzden. Yalan söylemeyi iyi biliyorsak, budur sebebi...

 

Film, tiyatro oyuncusu Müjde Ar'ın bir prova sırasındaki görüntüleriyle başlar. Tiyatro yapan, arkadaşlarıyla içen, gülen, sevgilisiyle sevişen bir kadındır Müjde Ar. Sonra, mecbur kalır "Belinda" adlı bir şampuanın reklam filminde oynar. Senaryo gereği, orta sınıftan, iki çocuklu bir annedir. Ortalama hıyarlıkta bir kocası vardır. Fakat çekim sırasında bir acayiplik olur. Belinda şampuanıyla saçını yıkarken gözünü kapar, gözünü açtığında gerçekten de o hayatın içindedir artık. Çocukların tıka basa makarna ve korkutucu bir Allah bilgisiyle doldurulduğu, kaynanaların kifayetsiz muhterisler olarak oturma odası imparatoriçeliğine oynadığı, bankada çalışılıp akşama da kocanın nikâhla meşrulaşmış tecavüzlerine maruz kalınan, hep diz altı etek giyilen ve eğlenmek için kadınların durmadan hizmet ettiği pikniklere gidilen bir hayat. Olaylar gelişir…

 

Ebeveynin yalan dünyası

 

Her kafası çalışan, sağlıklı kız çocuğu en geç 13 yaşında nefes almak için yalan söylemek zorunda olduğunu anlar. "Arkadaşlarla ders çalıştık" yalanıyla ilk aşk yaşanır, "Dershanedeydik" yalanıyla ilk öpüşme.

 

Kendindeki insan hamurunu yok etmeye ikna olmayan kız çocukları yalan konusunda uzmanlaşmak zorundadır. Üniversiteye gelindiğinde, güç bela başka bir şehre kapak atıldığında karmaşık ve geliştirilmiş yalan kompozisyonu bozulmaz. Bu gizli ve ikiyüzlü bir anlaşmadır; aslında yalanlar böyle pürüzsüz bir kız çocuğu olduğuna inanmak isteyen büyükler tarafından söyletilir. Okullar bitip de "ekonomik özgürlük" kazanılınca en başından beri sürdürülen "yalan kimlik" bir anda bozulamayacak kadar "yapılandırılmıştır" artık. Gerçek, bundan böyle yalanla değil mesafelerle korunmaktadır orta sınıfın pisliğinden.

 

Yalanların söylendiğini değil, söylettirildiğini anlayacak kadar kitap okunmuştur.

Hesabı hayattan sorulacak hiçbir şeyin hesabı sorulamaz. O yalanların kız çocuğunun ruhunda bıraktığı geçmez yaraların da üzeri, yeterince büyüdüğünde kendine ait bir hayatın olduğu (!) tesellisiyle örtülür.

 

Belinda evine geri dönüş

Bir gün bu yalanların biteceği fikriyle geçer zaman. Bir daha o boğucu yalan evlerine geri dönmekten uzak durarak.

Sonra işsiz kalınır mesela ya da bir adam sevilir veya terk edilir, beş parasız.

Belinda evleri seni yeniden ikiyüzlü kucağına davet eder. Yeniden kapana kısılmaya, yeniden makarna ve korkunç bir Allah bilgisiyle doldurulmuş evlere.

 

Her eğitimli, genç kadının kalbinde bir "Ah Belinda" kâbusu yaşar. Bütün hayat bu kâbusa kıstırılmamak için harcanır. Her gün o evlerin hayatı üzerini örtecek, nefes alamayacaksın korkusuyla daha çok çalışılır. Erkekler belki daha çok para kazanmak, daha başarılı olmak için çalışır. Ama kızlar, lisede derslerine de iş yerindeki ödevlerine de bunu için daha çok çalışır; ele geçirilmemek için! Hırçınsak bu yüzden. Yalan söylemeyi iyi biliyorsak, budur sebebi.

 

Yaşamaya çalıştık. Biz aslında başlangıçta, canlı, kocaman gözlü, korkusuz kız çocuklarıydık.

Bir daha o oturma odalarının kasavetinde öldürülmemek, sindirilmemek, ikiyüzlü kadınlara dönüşmemek için hep uzağa, daha uzağa gittik, düştük. Biz hep o evlerden uzak durmalıydık. Duracağız da. Çünkü, biz yaşamalıyız. Yalnızsa yalnız; o da olur.

 

 


14/12/2009

Ne Dinledim?

Kul kurar kader gülermiş

Bazı hikayelerin sonu mutsuz bitermiş

Ama kadere inat insanoğlu hayal kurmaya

Yazgım değişir diye inanmaya devam edermiş

 

Hesaplar yaparız sonumuzu bilemeden

Dünyalar kurarız dengimizi bulamadan

Acılar çekeriz hesabını soramadan

Yeminler ederiz tutamadan

Çeker gideriz…

 

Bu sözler, yakında vizyona girecek olan “Kaptan Feza” filminin müziklerinden. Candan Erçetin’in seslendirdiği şarkının tamamı http://www.kaptanfeza.com/ adresinden dinlenebiliyor.

 

İnsan öleceğini ve ölümden kaçış olmadığını bilen tek canlıdır. Buna rağmen, hesaplar yapar, dünyalar kurar, acılar çeker, yeminler eder; sonunu bilmeden, dengini bulamadan, hesabını soramadan, sözünü tutamadan… Çünkü iyi olanı, doğru dürüst bilinmeyen ve belirsiz koşullar içinde yaratmak zorunda oluşumuz hayatı yaşanmaya değer kılmaktadır...

 

Burada sadece kısa bir süre için bulunduğumuz ve ömrümüze tartışmaya açık olmayan bir sınır konduğu bilgisi, her birimizi, günlerimizi sayılı ve önemli kılmaya özendirdiği için zorunlu bile olabilir. (Zygmunt Bauman-Siyaset Arayışı)   

 


13/12/2009

NEŞELİ GÜNLER


Rıza Şenyurt sırtında dünyanın yükünü taşıyan bir adamdır. Hat safhada geçim sıkıntısı çekmektedir. Çevresi de onun gibi sorunlarla boğuşan insanlardan oluşmaktadır…

 

Yılbaşına bir ay kala, bir iş bulur.  Noel Baba olacaktır. Fakat  Noel Baba'nın tam olarak ne olduğunu bilmemektedir!!!

 

Öğretirler:

 

-“Ho ho ho!” diyeceksin.    

 

-“Ben şimdi insanlara nasıl ho ho ho diyim ya! Ho ho ho o ne lan?”

 

Bu şartlar altında gülebilmek Rıza Şenyurt için çok zordur. Çok zorlanır. Ama kimsenin buna aldırdığı yoktur. İnsanların daha fazla yılbaşı hediyesi almasını ve mutlu olmasını (!) sağlamalıdır. Bunun için ya en sahici(!)  şekilde gülecek ya da işinden olacaktır. 

 

Neşeli Hayat filmindeki, bu gülme/gülememe durumu en aklımda kalan sahne oldu.

 

Gülmenin güçsüzün gücü olduğunu, imal edilmiş korkuları kırmada son sınır olduğunu düşünürüz. Oysa kaygıyla izliyoruz ki modern dünyada gülmek artık isyan habercisi filan değil. Korkuyla uzlaşmak, korkuya teslim olup onun yenilmezliğinin kabul edilmesi demek biraz da…

 

11/12/2009

Sen nasıl yaşlanacaksın?

Bu yazıyı saklamazsam çatlardım.

 

Herhalde altmış yaşına yakındı. Kendi yaşındaki her kadın gibi kesilmişti saçları ve onun yaşındaki kadınların giydiği renkteydi giysileri. Bir tek elleri başka türlü sanki. Onları kullanışı, kullanamayışı bir türlü...

Şam Palas’ın lobisindeki sedefe boğulmuş mobilyaların arasından sanki değse koltukların, ağır sehpaların canı yanarmış, sedefleri dökülürmüş gibi ihtimamla, tedirgin geçti. Lobideki herkesin sanki eski ve pek kederli bir pişmanlığı hatırlamak üzere dalıp gittiği fıskiyeli havuza baktı o da. Sonra bakmadı. Pek bir yere bakmıyordu zaten. Elinde beyaz bir karanfil tutuyordu. Tıpkı kapıdan giren, kendi yaşındaki çiftlerden oluşan turist grubunun hepsinin tuttuğu gibi.

 

Sedefsiz kabuk

Doğu, insanların soluk benizli olduğu topraklardan gelen bu gruba jelatine sarılı beyaz bir karanfil vermişti hemen. Kifayetsiz bir ‘Şam’a hoş geldiniz’ hediyesi. Herkes sevinmişti belli ki buna. Dönüşte kare kare her anını ve her köşesini kaydettikleri gezilerinin bir ‘kanıtı’ daha olarak kurutacaklardı belki karanfili. Neşeliydiler hepsi. Bu yüzden işte, o sıyrılıp aralarından, yalnız başına, yüzünde yorgunluktan daha yorgun çizgilerle oturdu. Bir uygunsuz. Delik bir kayık, yivi gevşemiş vida, kutudaki yanmış tek kibrit... Etrafındaki her şeyi derinden aptalca bulmanın amansız ve dermansız yalnızlığı... Sedeflerin ortasında bir kabuk.

 

Hayal için biriktirmek

Şimdi benim yaşımdakiler, otuzlarındakiler, televizyonda reklamlar var ya, “Hayaliniz için bir şeyler yapıyor musunuz?” falan filan, hayalleri için bir yerlere birtakım paralar koyuyorlar. Günün birinde onlar da böyle bir otelin, böyle sıkıntılı lobisine, böyle sıkıcı insanlarla birlikte seyahat etmek için yapıyorlar bunu. Ellerinde anlamsız karanfiller olabilsin diye. Hiçbiri kendi dilinde konuşmayan otel hizmetlileri onlara karşılıksız gülümseyebilsin diye. Günün birinde gamsız turistler olabilmek için yapıyorlar bunu. Peki ya onlardan olamayacaksan hiç? Tıpkı bu kadın gibiysen sen de, şimdi neredeyse yalnızlıktan ağlamak üzere olan? O zaman neyin hayalini kuracaksın o yaşlar için? İhtiyarlığı nasıl olur gençliği kimselere benzemeyen insanların?

 

Yalnızlık korkusu

Hayat hep korkutuyor bizi. Yalnızlıkla korkutuyor. Ne yapıyorsak, çoğu bundan kaçmak için. Yalnızlıktan korunmak için seviverirken buluyoruz bir sürü hiç de sevemeyeceğimiz insanı. Şimdi o kadının kocası turist grubuna tam uyumlu, başka adamlarla ve kadınlarla gülüyor. Kadın gülemiyor, karanfili sevemiyor. ‘Yerçekimsiz’ yüzüyor zamanda, tek başına. Demek ki bazı yalnızlıklar... Şam’daki bütün sedefler toplansa parlatamaz gözlerini kadının.

Hayal ediyoruz. Ötesi için bir takım geziler, boş zamanlar kuruyoruz kafamızda. Şuraya gideceğimizi, bir gün mutlaka o ülkeyi göreceğimizi, şöyle bir hayat kompozisyonu içinde bulunacağımızı. Ama hiçbirimiz hayal etmiyoruz o kompozisyon içinde ne hissedeceğimizi. İhtiyarlamış kalbini planlamıyor insan, tuhaf bir biçimde o kalbin bir gün daha uysal, daha uyumlu olacağını zannederek mi acaba?

 

Bir küçük yanlışlık

 

Ama olmuyor işte. Adam ne kadar baksa yan gözle kadına katılması için gruba, neşeye, gamsızlığa, kadın orada elinde aptal bir karanfilden daha aptal bir boşlukla oturuyor. Bütün komiler “Ehlen ve sehlen” diyor, olmayınca “Welcome! Welcome!” Ama bir türlü gelemiyor kadın gelmesi beklenen yere. Hayalin içine giremiyor. Belki kendi hayali üstelik bu. Ama varamıyor içine. İnsan demek ki, nasıl yaşıyorsa öyle ihtiyarlıyor. Ne korkunç... Ne korkunç şey Allah’ım ihtiyarlar! Geride kalmış zaman yığının içinde bir yerde toplu iğne başı kadar bir yanlışlık, rayların bir anlık yanlış makası ve bir gün... Sedeflerin ortasında işte böyle, büsbütün karanfilsiz!

 

Ece Temelkuran


10/12/2009

Umut fakirin ekmeği midir?

“Umut, fakirin (garibin) ekmeğidir” atasözü Türkçe sözlüğe göre; yoksul kişi, hep yakında bolluğa, rahata kavuşma umudu içinde yaşar, anlamına gelmektedir.

 

Günümüze bakarsak; elektrik-su parasının, kiraların insanları ekonomik olarak  süründürmesi “hayıflanmalara” neden olsa da, bir gün şansın ve kaderin kendilerine de güleceği beklentisinde olan insanlar, daha ucuz hizmet isteğinde bulunmadılar. Tüm yaşamsal ihtiyaçların karşılanması halinde bile mutsuz olacaklarını, insanı yaşatan ve ileriye götüren şeyin “umut” olduğunu düşünerek, bu dünyanın nimetlerinden yararlanmayı tercih etmiş gözüküyorlar. “Umut fakirin ekmeğidir” atasözünün günümüzdeki karşılığı budur, diye düşünmeden edemiyor insan.

 

Umut, olması beklenilen veya olacağı düşünülen şeydir. Ummaktan doğan güven duygusudur. İnsana, her türlü güçlüğe rağmen ayakta kalma ve dayanma gücü verir. Ancak “bireyleşmenin” aşırı bol olduğu dünyamızda umutlar da güzel düşler ile kabus arasında gidip gelirler. Birinin ne zaman diğerine dönüşeceği bilinmez. Her insanı bir dünya olarak kabul edersek, herkesin daha güzel bir dünya umut ettiği sonucuna varabiliriz. Ancak bu varsayım tek başına, dünyanın tüm insanlar için daha güzel, daha yaşanılabilir bir yer olabileceği konusunda umut vaat etmez. Aksine, bireylerin “daha çoğunu/ daha çok iste” diye kışkırtıldığı modern dünyada herkes için “umut”, çok fazladır.  

 

Ekonomik kriz nedeniyle çalıştığı fabrikadan kovulan gencin, bir gün o fabrikaya  patron olarak geri dönebilme ihtimalini “umut” etmesi (çok zor olsa da) adeta patronun haklılığının teminatı gibi işler. İşsiz ve eğitimsiz genç, patronundan daha fanatik bir biçimde patrona koltuk çıkan siyasetleri destekler genellikle. Hak arama, eşitlik, hukuk ve emek gibi kelimeleri kullanmaktan adeta korkar. Bolluk ve rahat içinde yaşayan azınlık, ekmeği/işi olmayan ya da az olan çoğunluğa, “nazar etme ne olur çalış senin de olur” diyememektedir de, kibarca “umut, fakirin (garibin) ekmeğidir” demektedir.  

 

Atasözleri, bir toplumun yıllar boyunca geçirdiği gözlem ve denemelerden, ortak düşünce, tutum ve davranışlarıyla dünya görüşünden oluşan kalıplaşmış sözler olduğundan, onları önemserim. Son zamanlarda dilimize iyice yerleşen “Köprüyü geçene kadar ayıya dayı de” “Devletin malı deniz, yemeyen domuz”, “Bal tutan parmağını yalar” gibi atasözleri, toplum olarak sahip olduğumuz olumsuz davranışların, bugüne kadar nasıl pekiştirilerek geldiğini ve kabul gördüğünü kanıtlar gibidir.

 

5/12/2009

GÜZ GÜLLERİ-4

foto cano

 

GÜL  

Gülün tam ortasında ağlıyorum,

Her akşam sokak ortasında öldükçe,

Önümü arkamı bilmiyorum,

Azaldığını duyup duyup karanlıkta,

Beni ayakta tutan gözlerinin..

 

Ellerini alıyorum, sabaha kadar seviyorum,

Ellerin beyaz, tekrar beyaz, tekrar beyaz,

Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum,

İstasyonda tren oluyor biraz,

Ben bazan istasyonu bulamıyan bir adamım..

 

Gülü alıyorum, yüzüme sürüyorum,

Her nasılsa sokağa düşmüş,

Kolumu kanadımı kırıyorum,

Bir kan oluyor, bir kıyamet, bir çalgı

Ve zurnanın ucunda yepyeni bir çingene...

 

Cemal Süreya

 



Farid Farjad,Robebah Jan -