6/1/2010

MEKTUP

Sevincelik

 

Kızkulesi'ni düş getiren pay senetleri

Kısa günde kapış kapış gitti

 

İşçisi köylüsü öğrencisi şairi

Tam tamına 49,5 milyon kişi

 

Yazıldı defterine güzelliğin

..........

..........

 

 Cemal Süreya

 

Kime yazıldığı belli olmayan şiir gibidir arkadaşlığımız. Mesela sen. Kim bilir kendini hala herhangi biri sanıyorsundur?

 

Bilir misin? İpotek altına almak istemediğinden kimseyi, “söz” de veremezsin bir ömür diye...

 

Bilirsin kendiliğinden “oluversin” istersin bazı şeyler.

 

En çok sevdiğin şey “hürriyetse” eğer, en sevdiğin en hür olmamalı mı sence de? Neyse bırakalım bu bahsi…   

 

Sen de bir ömürsün! Soramam da şimdi niye yazmıyorsun? Küstün mü, kırıldın mı, incindin mi bana? Böyle soruları sana soramam. Hani her hangi biri olsan belki?

 

Sıkboğaz, darboğaz en sevmediğim kelimeleridir Türkçenin. Canımıniçi gibi bir kelimedir “Boğaziçi”. Severim…

 

Hıyar en sevdiğim kelimesidir Türkçenin. İçinde “hıyar” bulunan kelimeleri de severim. Mesela “cacık”. Hem sevgi sözcüğü olur cacıktan hem küfür. Ama ikisi de şakacıktan…

 

Sen de az cacık değilsin! Canım rakı çeker seni düşününce. Hani aynı anda hem efkarlı gibi hem neşeli gibi olursun ya eyle! “Bir tatlı huzur almaya geldiiikkk…” anla be! Muhabbetin içkisidir rakı, gülüm! 

 

“Ben sana gülüm derim, gülün ömrü uzar” deyor ya şair. Öyle gülüm demek kolay mı?   Hani hatıra defterine yazarlardı ya: “Seni ölünceye, gülü soluncaya kadar…” Gülü solduruncaya kadar geberte geberte sevilir mi peki, he sorarım sana?

 

Yani ben sana soramam, utanırım senden. İnsan sevdiğine böyle sorularla eziyet etmemeli!

 

Sen de hıyarlık etme de yaz iki satır…

 

Gözlerinden öperim…   

 

 

29/12/2009

HANGİ SEVGİLİYİ...

 Sevgi, işlene işlene, dokuna dokuna, çalışıla çalışıla, sevgi oluyor. Cebir değildir: İki anlamıyla, matematiğin bir dalı ve zorlama anlamlarıyla. Bir duygudur, yoğun bir duygu: bağlanmayı ve yüksek bir değer vermeyi içeren. Bir eylemdir de, bir üretimdir. Ürünü paylaşılan anlamlı güzelliklerdir, değerlerdir.

İçten geliyor. Kendiliğinden. "Sev" denilince sevilmiyor. Ortam, çevre, dünyaya bakış biçimlerimiz, kim oluşumuz, kişiliğimiz, bilgimiz, ahlak ve estetik değerlerimiz sevgiyi, duygu olarak, ilişki olarak belirliyor.

Seviyoruz. Sevdiğimiz insan sevgili oluyor. Psikologlar "duygusal yatırım" sözünü kullanıyorlar. Sevgiliye duygu yatırımı: Sevme! Sevmek bir göze alma, bir açıdan, çeşitli tehlikeler içeriyor. Sevme hakkımı kullanıp seviyorum, sevgili hakkını kullanmıyor. Ona, "beni sevme ödevin" diyemiyorum. Sevgi, özgür. Buyrukların boyunduruğuna giremiyor. Yatırımım, yatıyor: Çöküyorum. Sevme hakkımız olduğu gibi sevmeme hakkımız da var. Sevgili bu hakkını kullanıyor, ben çökerken.

Okulu yok. En iyisi, sevgiyi, sevmeyi başaranlardan, ya da sevgiliden öğrenmek. Sevgiliden öğrenme tehlikeli. Yanabilir, çökebilir, oyulabiliriz. Yıllarca ruhumuz ağrıyabilir.

Sevgi çoktan bitmiş görünse de, sevgilinin bundan haberi olmasa da, bize şu ya da bu biçimde sevmeyi öğretmiş sevgiliyi, duygu olarak, sevmeme hakkımız yok!

Ahmet İnam'ın HANGİ SEVGİLİYİ SEVMEME HAKKIMIZ YOK? adlı yazısından...

28/12/2009

ÇEKİM YASASI

Çekim deyince yer çekimi, cinsel çekim, olmadı mıknatıs gelir aklıma. Hani olumlu düşün, istediğin olsun diyen “Çekim Yasaları” hiç aklıma gelmez. Zira Çekim Yasalarının, hala alım gücü olan orta sınıfı harcama yapmaya teşvik etmek düşüncesinden doğduğuna inanırım. Bu yüzden de hiç hoşlanmam kendilerinden.

 

Diğer taraftan yoksulların durumuna bakarsak: Birleşmiş Milletler Kalkınma Projesinin (10 Eylül 1998 tarihli Le Monde’da yayımlanan) raporuna göre, mal ve hizmetlerin küresel tüketimi 1997’de, 1975’tekinin iki katı olduğu ve 1950’den beri altı kat arttığı halde, bir milyar insan “en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamıyor”. “Gelişmekte olan” ülkelerde yaşayan 4.5 milyar kişi arasında (dünya nüfusu 1999’da yaklaşık 6 milyardır), her beş kişiden üçü temel altyapı hizmetlerinden yararlanamıyor: Üçte biri içecek su bulamıyor, dörtte biri ev demeye layık bir yerde oturmuyor, beşte biri sıhhi ve tıbbi hizmetlerden hiç yararlanamıyor. Beş çocuktan biri herhangi bir okula 5 yıl bile gitmiyor; sürekli yetersiz beslenenlerin oranı da aynı. “Gelişmekte olan”  100 ülkeden 70-80’inde, kişi başına düşen ortalama gelir, on, hatta otuz yıl öncekinden bile daha düşük. 120 milyon insan günde bir dolardan bile az parayla geçiniyor. Aynı anda, dünyanın açık farkla en zengin ülkesi ve dünyanın en zengin insanlarının anavatanı ABD’de, nüfusun 16.5’i yoksulluk içinde yaşıyor; yüzde 13’ünün ortalama ömrü 60 yıldan az. Öte yandan, dünyanın en zengin üç adamının şahsi varlıkları en yoksul kırk sekiz ülkenin toplam milli hasılasından fazla; en zengin on beş kişinin serveti Sahra-altı Afrika’nın tamamının toplam hasılasını aşıyor. Rapora göre, en zengin 225 kişinin kişisel servetlerinin yüzde 4’ünden azı, dünyanın bütün yoksullarına yeterli beslenmenin yanı sıra temel tıp ve eğitim hizmetlerini götürmeye yetiyor. Bugün, bu büyük yoksullar ordusunun varlığı ve bunların içinde bulundukları durumun berbatlığı hemen herkesçe biliniyor. İşin acıklı tarafı bu bilgi mevcut düzen için çok önemli bir direnç faktörü olarak iş görüyor. Yarın ne olacağını bilmese de bir işi ve sınırlı da olsa bir geliri olanlar, günlük belirsizliğin getirdiği rahatsızlıklara isyan etmek yerine yoksulların durumuna bakıp, ne kadar acımasız olursa olsun kaderlerine uslu uslu razı oldular. (Kaynak: Siyaset Arayışı / Zymunt Bauman)

 

Tablo ortada. Olumlu düşünmek ve çekim yasaları 4.5-5 milyar insanının hayatını değiştirebilecek kolektif bir çaba haline gelemiyor, gelmiyor. İşte aradan bir, iki akıllı (!) uşak sıyrılabilirse, onların hikayeleri birer kahramanlık destanı olarak anlatılıyor. Siz de yapabilirsiniz neden olmasın deniyor! Bir nevi bir uyku ilacı mübarek, içiyorsun hülyalara dalıyorsun. O rehavetle gidiyorsun mobilyaları değiştiriyorsun mesela. Nasıl ödeyeceği dert etmiyorsun! Hayatın borç zaten, olumlu düşün! Bankan öder, dert etmeee!      

 

27/12/2009

BEN EN İYİSİYİM!

Yok ben demiyorum. Ukalayım ama o kadar değil.

 

Çok şey biliyorum ama en az bildiğim şey kendim hakkındakiler.

 

Çok okuyorum ama bir kendi karakterimin harflerini sökemiyorum.

 

Herkesi yenebiliyor bir kendimi yenemiyorum, bir kendimi geçemiyorum.

 

Önümde dağlar duruyor. Oraya kendi koyduğum. Kendime engeller çıkaran da benim. Karşıma dikilen de.

 

Her gün yeni sınavlara çekiyorum kendimi, kimseleri değil.

 

Yok etmeye çalıştığım da kendimim, üretip çoğaltmaya çalıştığım da.

 

Hiç kendini yenmeye çalışan, kendini geçmeye çalışan insanın söyleyeceği şey mi “ben en iyisiyim” cümlesi.

 

Bir kendini bilmezlik hali değil mi bu cümle. Bir yolun sonunu çizme, öteye gidemem, gitmem, gidemeyeceğim deme hali değil mi?

 

Kendini kaybetmiş bir cümle değil mi bu?

 

Bana göre değil. Ağzımdan çıkmaz.

 

Bütün dünyaya sahip olmak istemem ben. Sahip olduğum birkaç santimetrelik alanı derine doğru ve yüreğe doğru genişletmeye hevesliyim. Başkasının çizdiği dünyayı fethetmek yerine kendi dünyamı çizmeyi seçerim. Yani bu dünyalı değilim.

 

“Ben en iyisiyim” der miyim, demem!  Bu cümlenin zehrini ve elbette tüketiciliğini bilirim.

 

Medyatik aktörlerden birine, para kazanma becerisine sahip olan Acun Ilıcalı’ya ait bu cümle.

 

Ben ve benim gibiler hani hayatı varılacak bir yer olarak değil, koşulacak bir yol olarak görenler, rakibi kendi dışında değil, kendi içinde arayanlar hadlerini de bilirler.

 

“Ben en iyisiyim” diyecek kadar ne şımarabilirler ne de kendilerini yitirebilirler.

 

Nuran Yıldız (nuranyildiz.com)


22/12/2009

KIR SAÇLI ADAM

Eylül ayının ortasında, Bodrum Akyarlarlar’ daki Akyarlar Motel’ de tatildeyiz. Bu denize sıfır mütevazi motelin hemen kapı komşusu Tarık Akan. Beni affetsin bir nevi motelin demirbaşı. Yemekler dahil günün çoğunu burada geçiriyor. Bu yüzden ünlü konukları eksik olmuyor motelin.  Biz oradayken, Bülent Kayabaş ve o kır saçlı, bir yerlerden tanıdığımız, ama adını bir türlü çıkaramadığımız adam da oradaydı.  

Tatilimiz süresince, özellikle sabahları hatırı sayılır bir serinlik vardı. Yine de ilk gün saat 8:00’de plaja gidiyorum. O gün suyun dışarıdan daha sıcak olduğuna orta yaşlı, müdavim bir dayan ikna ediyor beni. İyi ki ediyor.Bundan sonra orada bulunduğum her gün saat  8:00’de plajdayım. Su o güzel ki o kadar olur…

O kır saçlı adamla yemeklerde, plajda sürekli karşılaşıyoruz, selamlaşıyoruz, küçük bir motel burası. O da benim gibi erkenci ama denize girmiyor sabahları. Bir sabah denizden çıktım.  İskelede oturuyor.  “Kızım günlerdir seni izliyorum, öyle güzel yüzüyorsun ki özeniyorum sana. Ama cesaretimi toplayıp giremiyorum. Su soğuk değil mi yahu?”  Bundan sonra her sabah deniz suyu raporu alıyor benden. “Limonata gibi bugün”  “Şurup gibi su aman kaçırmayın!”

Geçtiğimiz günlerde televizyonda görüyorum resmini. Aaaa! Diyorum bu o kır saçlı adam. A! Zeki Ökten’ miş o.  "Düşman" ve "Sürü",  Hanzo", "Şaşkın Damat", "Kapıcılar Kralı", "Çöpçüler Kralı", "Yoksul", "Düttürü Dünya" gibi komedi filmlerinin yanı sıra "Pehlivan", "Faize Hücum", "Pisi Pisi", “Ses” ve "Güle Güle" gibi filmlerin yönetmeniymiş, Zeki Ökten’miş. Aaaa! ölmüş. 

 

Ekranlarda bir an görünüp, aniden parlayıp sönen yıldızlar aklıma geliyor. Bir de o kır saçlı mütevazı adam. Ben pek tanımıyordum, abartmış olabilirim derken Star gazetesi yazarı Alin Taşçıyan’ın Zeki Ökten’in hikayesini anlatan yazısını okuyorum. Taşçıyan “bir demet menekşeydi” dediği Ökten’in sinemacı olarak portresini anlatmış.

İşte Taşçıyan’ın o yazısından:

"Bir demet menekşeydi Zeki Ökten filmleri sinemamızda. Kokuları burnumuzda tütecek.”

Zeki Ökten, sinemamızın en büyük ustalarından ve en saygıdeğer kişiliklerinden biriydi. Buna rağmen ne sesini duyabildik bunca yıldır ne yüzünü görebildik. Herkes televizyon ekranlarında boy gösterir, her vesileyle basına demeç verirken Zeki Ökten kendi filmlerinin galalarına bile katılmazdı. Salona gelip, projeksiyonu kontrol eder, ekibine kendisini gösterir ama sahneye adım atmazdı! Ödül almak için olsa bile! O denli alçakgönüllü ve saygılıydı.
Gurur duyulacak kariyerinde birçok önemli yapıta imza attı: Türk sinemasını yurt dışında gururla temsil eden ve ödüller kazanan “Sürü”, “Düşman”, “Pehlivan” gibi evrensel düzeyde filmler... Toplumsal sıkıntılara ve yozlaşmaya ayna tutan bazen kahkahalarla bazen hakikatin tokadıyla izleyeni sarsan “Faize Hücum”, “Ses”, “Düttürü Dünya” gibi dramlar... Yeşilçam’a özgü duyarlılıkları ileri götüren, çoğu zaman ticari kaygılarla kaybedilen insani değerleri sımsıkı tutan, edebi tatlar içeren “Kırık Hayat”, “Askerin Dönüşü”, “Bir Demet Menekşe”...

Lütfi Akad, Memduh Ün, Atıf Yılmaz, Halit Refiğ gibi ustaların yanında yetişmiş, uzun bir asistanlık sürecinden sonra yönetmen koltuğuna oturmuştu Zeki Ökten. Onların getirdiği adabın temsilcisiydi. Nişan Hançer’in asistanı olarak adım attığı sinemada bir gençlik hevesi olarak daha 22 yaşında “Ölüm Pazarı” adlı filmi yönetmiş ama başarısızlığa uğrayınca dokuz yıl daha asistan olarak çalışmıştı. Yönetmeni önceden görerek film çekebilme becerisine, ekonomik bir sinema diline kavuşturan bu pratiği en önemli öğrencisi olan Zeki Demirkubuz’a da aktardı. Her ikisinin de sete hakimiyeti, kamerayı nereye koyacaklarını, hangi açıdan çekeceklerini, oyuncudan ne istediklerini bilmeleri, kararlı ve hızlı mizansenleri görülmeye değerdi.

….

….

Zeki Ökten’deki insan hamurunu, sevgi - saygı - adap harmanını yansıtabiliyordu.

O insan hamurunu çok özleyeceğiz."

  


20/12/2009

ANADOLU


Bugün, Soner Yalçın sayesinde daha önce hiç bilmediğim bir Ahmet Arif şiiriyle tanıştım. Merak edenler linki tıklayarak şiiri ve ilgili yazıyı kaynağından okuyabilirler:

http://www.odatv.com/n.php?n=eger-onyargilarinizin-tutsagi-iseniz-bu-yaziyi-hic-okumayiniz-1912091200

 

 

ANADOLU

 

Beşikler vermişim Nuh'a

Salıncaklar, hamaklar,

Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,

Anadoluyum ben,

Tanıyor musun ?

 

Utanırım,

Utanırım fukaralıktan,

Ele, güne karşı çıplak...

Üşür fidelerim,

Harmanım kesat.

Kardeşliğin, çalışmanın,

Beraberliğin,

Atom güllerinin katmer açtığı,

Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,

Kalmışım bir başıma,

Bir başıma ve uzak.

Biliyor musun ?

 

Binlerce yıl sağılmışım,

Korkunç atlılarıyla parçalamışlar

Nazlı, seher-sabah uykularımı

Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,

Haraç salmışlar üstüme.

Ne İskender takmışım,

Ne şah ne sultan

Göçüp gitmişler, gölgesiz!

Selam etmişim dostuma

Ve dayatmışım...

Görüyor musun ?

 

Nasıl severim bir bilsen.

Köroğlu'yu,

Karayılanı,

Meçhul Askeri...

Sonra Pir Sultanı ve Bedreddin’i.

Sonra kalem yazmaz,

Bir nice sevda...

Bir bilsen,

Onlar beni nasıl severdi.

Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı

Minareden, barikattan,

Selvi dalından,

Ölüme nasıl gülerdi.

Bilmeni mutlak isterim,

Duyuyor musun ?

 

Öyle yıkma kendini,

Öyle mahzun, öyle garip...

Nerede olursan ol,

İçerde, dışarda, derste, sırada,

Yürü üstüne - üstüne,

Tükür yüzüne celladın,

Fırsatçının, fesatçının, hayının...

Dayan kitap ile,

Dayan iş ile.

Tırnak ile, diş ile,

Umut ile, sevda ile, düş ile

Dayan rüsva etme beni.

 

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,

Namuslu, genç ellerinle.

Kızlarım,

Oğullarım var gelecekte,

Her biri vazgeçilmez cihan parçası.

Kaç bin yıllık hasretimin koncası,

Gözlerinden,

Gözlerinden öperim,

Bir umudum sende,

Anlıyor musun ?

 

Ahmed Arif

 

20/12/2009

SÜPERMEN

Süpermen Türkiye’de yaşasaydı ne olurdu? Cem Yılmaz bir gösterisinde bu sorunun cevabını komik bir dille vermişti: Mahallenin delikanlıları kahvede okey oynarlarken,  bir taraftan da mahalleye dadanan şu pelerinli, taytlı insan hakkında konuşmaktadırlar. En bıçkın geçineni Süpermen hakkında en çok atıp tutanıdır. Aralarından biri bu durumu Süpermen’e gammazlar. Süpermen, hakkında ileri geri konuşan bizimkini bir tenhada kıstırır! Derdini sorar. “Olur mu abi” der bizimki “uçuşunuzla olsun konuşunuzla olsun gönlümüzdeki yeriniz çok ayrı!” Süpermen oldu o zaman der, uçar gider. Gözden kaybolunca bizimki arkasından mahallelinin duyabileceği şekilde atılır!: “Aha da kaçtı. Len Süpo! Karada yakalamıyım…”    

 

Gerçekten de Süpermen’in uçuşuyla olsun, konuşuyla olsun bir düzen koruma aracı, bir nevi bekçisi olma dışında bir “kahramanlığı” yoktur. Süpermen olağanüstü ve gizemli gücünü, şeylerin olağan düzenini hiç değiştirmeksizin korumak için kullanır. Yasaya bağlı kalıp düzeni kollamak ve ara sıra da bunlara uyulmasını sağlayan üniformalı ya da normal elbiseli insanlara yardım etmek dışında dünya hakkında hiçbir şey yapmak gerekmediği mesajını verir insanlara. Her şey bu kadar basit, rahatlayın sizin için her şeyin mükemmeli düşünüldü mesajı...Bu mesaj , izleyicilerin çoğu üzerinde teskin edici ve rahatlatıcı bir etki yaratabilir; ama nostaljik ya da başka nedenlerle bir zamanlar entelektüel olmakla ilişkilendirilen rollere ve sorumluluklara özenen insanların kulağına bu bir kıyamet mesajı ve kehaneti olarak gelecektir.(Zygmunt  Bauman, Siyaset Arayışı)

 

Bu açıdan bakıldığında, Süpo Türkiye’de yaşasaydı, durumun girişteki hikayeden bir farkı olmayacaktı. Mesela, can havliyle pis havuza atlayan Tekel İşçilerinin durumu onun kapsama alanına girmez. Bu olağanüstü kahramanın nasıl bir kahramandır ki dünyanın sadece bir bölgesiyle ilgilidir. İnsanlığın geri kalanının sorunlarından bihaberdir! İnsanlık için ortak bir ideal için çalışmaz, yapılması gereken var olanı (ideal dünyayı) kötü adamlardan korumaktır. Ki bu kötü adamlar da kendi gibi gizemli, olağanüstü ve  metafizik varlıklardır.

 

Süpermen, daha iyi yaşama hakkı isteyen insanların sesini, mesela mültecilerin, evsizlerin sesini duymaz… Çıkar savaşlarını görmez... Onun eski zamanların manevi kahramanlarıyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur…   

 


20/12/2009

GİTMEK

 “İnsanın Cumartesi akşamı için bir programı olmaz mı?”  diye eleştirdi bir arkadaşım. Programdan kastı dışarı, eğlenmeye çıkmaksa, evet yoktu! yoksa genellikle programım bellidir. En geç 21:00’ da pijamamı giyip odama çekilmek. Okumak, becerebilirsem yazmak, sabaha karşı yatmak ve kuşluk vaktine kadar uyumak! Dışarıya, evde bunları yapabileceğim ortam olmadığında, kaçmak için çıkıyorum ben. Bir de mecburiyetten ya da yürüyüş parkında dolanıp hava almak için…

 

Diğer taraftan, hani pek çok insan “alıp başını gitmek” istediğinden bahsediyor ya. Dışarı çıkmak istemeyen ben bile, çok zaman başımı alıp gitme hayali kurarken buluyorum kendimi…

 

Başıma bir iş gelirse diye sadece yakın bir arkadaşa haber verip, yakın bir şehre gitmek. Şehri gezip, aynı akşam geri dönmek… Bir şehirde yabancı olmak yani, yani içinde olup dışarıdan bir gözle bakmak o şehre. Kaldı ki o şehirde biri, zamanında seni kalıcı sanıp, korkmuş olabilir! - heyhat! onun unutulmazlığının sırrı senin gidecek olmanda saklıdır oysa-

 

Ben şimdiye kadar ancak bu kadar gidebildim… Siz bir şehre, sadece “gitmek” için gittiniz mi hiç? Yollar boyunca hiç konuşmadan, bir şehirle konuşmaya gittiniz mi? Gidin… Eskişehir’e gidin mesela. O şehir konuşuyor… Gerçi artık orayı da keşfetmişler, sesini duyabilir misiniz bilmem?

 

Sahi biz neden bu kadar çok gitmek istiyoruz? Neden bir yerde kalmak bizi bu kadar korkutuyor? Sahi neden? Yoksa biz artık kendimizi durduğumuz yere ait mi hissedemiyoruz?


16/12/2009

İletişimin en sihirli hali: Öpüşmek

Nuran Yıldız, "Öpüşürken tam bir dişi..." başlıklı yazısında, iletişimci gözüyle öpüşmeyi değerlendirmiş. Dayanamadım alıntıladım...  

 

Aktör Steve Carell rol arkadaşı Anne Hathaway için “İnanılmaz bir partner, öpüşürken tam bir dişi” demişti.

Herhalde rol arkadaşına kondurulan masumca bir öpücüğü kastetmemişti. Bir erkeğin bir kadını anlatırken kullandığı “öpüşürken dişi olma” konusu sizin için ne ifade eder bilemem ama benim için iletişimsel bir ayrıntı.

İletişimsel ayrıntı olunca da “öpüşürken dişi olma pozisyonları”nı konu dışı tutmakta yarar var. Zaten bu konuda pek çok kadın dergisinde tarifler mevcut meraklısına.

“Sen de uzmanlık alanını abarttın, öpüşürken iletişim de ne alaka?” demezsiniz umarım. Her şeyin iletişimle bir alakası var.

Malumunuz beden dili iletişimde önemli bir yer tutuyor. Öpüşmek de beden dilinin en kompleks olanı. Biyolojik, sosyolojik, psikolojik bir kompleks. (Öpüşmeyi de disiplinler arası bir alan gibi sundum ya artık iflah olmam imkansız.)
Bir şey hem biyolojik, hem sosyolojik hem de psikolojik olacak hem de keyifli olacak düşünsenize…

İşin içine iletişim, kaynaktan alıcıya mesaj iletimi süreci girince zannediyor musunuz ki tüm mesele dudakların birbirine dokunması? O nokta küçük bir ayrıntı. “Nasıl yani?” mi dediniz?

Şöyle yani..

Bir kadınla bir adamın öpüşmesinin (tercihimiz iki farklı cins olması) üç önemli yoğunluk alanı var.

İlki iki tarafın birbirine yaklaşma süreci. Yani öpüşmekten hemen önceki anlar.. “Aşk Doktoru” filmini izleyenler anımsayacaktır. Orada “Öpüşmenin %90’ı öpüşmekten önceki anlardır” demişti Will Smith (sanırım oydu). O anlardaki elektriktir kalan %10’u güzel yapacak olan.

İkincisi öpüşürken bedenlerin birbirine teması. İki odun gibi mi, sarmaşık gibi mi olduğunuz yani.

Üçüncüsü ise öpüşme fiilinin kendisi.

Dolayısıyla öpüşürken bir kadının dişi olması da bir adamın kazma olması da öpüşme anı dışındaki yaklaşma ve dokunmayla da ilgili bir şeydir.

Aşk ve tutkuyla karışmış bir öpüşmeye de iletişimin en sihirli hali diyebilirsiniz.

 

16/12/2009

Birinin kadını olmak…

Başka hiç kimse tarafından dokunulmamak, konuşulmamak, bakılmamak hatta !

Biraz korunmak, biraz şımarmak…

Birkaç çeşit yemek yapmak, İstiklal Caddesinde sıkı sıkı elini tutmak, belki film izlemek ama mutlaka çekirdek çitlemek, bi yerlerde çay içmek, pazar kahvaltısı yapmak uzun uzun, sahilde yürüyüş yapmak gibi küçük ama zor heveslerim var!

Neden mi?

Herkesin eli tutulmaz,

Herkesle film seyredilmez,

Herkesle çekirdek çitlenmez,

Herkesin kadını olunmaz da o yüzden!

İçinden gelmeli….

Hücrelerine kadar hissetmeli, dna’larına kadar bilmeli insan!

Düşünerek emin olunmaz, bir anda ya olunur ya olunmaz.

Bir de şu yakın geçmiş duvarları olamasa, kafa da hiç karışmaz ya, olsun! Oysa bazen tek bir söze ya da bir bakışa yıkılır bütün duvarlar….

Kek yapmayı da öğrenmek lazım aslında bi ara!

Sabahları uyandığımda “günaydın sevgilim” mesajlarını görmek istiyorum telefonumda. Gün içinde özlediğim birisi olsun istiyorum. Özlemek istiyorum birini. Çok özlersem dayanamayıp gidip sarılmak istiyorum. Dayanamamak istiyorum!

Çalışırken, düşünmek istiyorum onu! Aklımda olduğu için gülümsemek istiyorum ara ara …

Gülümsediğim için daha çok çalışmak….

Birini sevmek istiyorum; hiç kimseyi sevmediğim gibi, biri sevsin istiyorum beni, hiç sevilmediğim gibi….

Biri o kadar çok sevsin ki beni, hatalarımı da sevsin istiyorum!

O kadar çok sevsin ki; hata yapmaktan ödüm kopsun!

Kıskansın istiyorum biri beni! Sorsun istiyorum “neredesin” diye, “Hımm kim aradı bakayım” diye! Ben sormam ama, korkmasın. O sorsun!

Biliyo musun ne oldu? ile başlayan heyecanlı cümlelerin sonuna kadar tahammül etsin istiyorum biri bana. Mutlaka ipe sapa gelmez bir şey olmuştur ama dinlesin sonuna kadar. Ya bi yavru kedi macerası yada işte ona benzer bir şeyler olmuştur. Ben her seferinde sanki bahçeyi kazmışım da hazine bulmuşum gibi heyecanla ve öneminin üzerine basa basa anlatırım ya, dinlesin işte. “Ya, evet, çok mühim bir şeyler olmuş” falan desin bi de sonunda….

Şimdi ben istesem İstiklal caddesinde birinin elini tutup gezemem mi?

İstesem benimle çekirdek çitleyip aynı anda film setretmeyi başarabilecek birini bulamam mı bi arasam?

Şimdi ben yalnız olmak istemesem, yalnız olur ve bunları da yazıyor olur muydum?

Hiç sanmam!

Birinin elini tutmakla, birinin elini, sıkı sıkı tutmak arasında çok fark var!

Ya tutarsın ya da tutmazsın ya da tutmuş gibi yaparsın işte.

Ben yapmam!

Bunu zaten bilirsin.

Kimin elini tutacağını yani.

Deneyerek bulamazsın.

Sadece bilirsin.

Bilmek!

Açıklaması yok.

Ve ben elini sıkı tutmayacağımı bildiğim hiç kimseyle İstiklal caddesine gitmeyeceğim!

Heyecanla ve özene bezene olmadıktan sonra kimseye yemek yapmayacağım!

Repliklerin bir anlamı yoksa, kimseyle film seyretmeyeceğim.

Zaten çekirdeği unutsun bile, asla olmaz!

Birinin kadını olmak istiyor canım; biraz konuşmak, biraz şımarmak…

Çekirdek mutlaka olsun!”

Yasemin Pulat


 


Farid Farjad,Robebah Jan -