Bir Kitap, Üç Kadın, Bir Düşünce
Barbara Goldsmith’in bütün dünyada yankı uyandıran ve Remzi Kitabevi tarafından yayınlanan kitabı “Madame Curie-Saplantılı Deha”…
Marie Curie ve Barbara Goldsmith…
Aralarındaki zamana rağmen bilime, sanata ve insana duydukları saygıyla çabaları birleşen iki kadın…
Bu kitabı mutlaka okumalıydım.
Okuyorum henüz bitirmedim. Ancak, günümüz kadınının elde etmiş olduğu bazı hakların neden vazgeçilemez olduğuna vurgu yapmak açısından binsekizyüzlü yılların sonundaki Fransa’ya hemen bir yolculuk yapmak iyi olur diye düşünüyorum.
1891 yılının Kasımının sonunda, babasına bilim diplomasını aldığı zaman onun yanına Varşova’ya döneceğine ve bir sonraki Polonyalı vatanseverler kuşağını eğiteceğine dair söz vererek bin altıyüz kilometrelik Paris yolculuğuna sadece giysileri, denk yaptığı kuştüyü şiltesi, biraz yiyecek-su ve taburesiyle koyulan yirmi üçündeki Manya; yeterince sabır ve kararlılık gösterirse görünüşte imkansız olanın başarılabileceğini öğrenmiştir.
Kayıt formlarını Fransızcadaki eşdeğeri olan Marie olarak imzalayan Manya Sorbonne’daki derslere kaydolur. Marie Fransız nezaket geleneğine göre, sınıfta erkek öğrenciler kadar dikkat gösterilmese de saygı görüyor ancak Sorbonne’un kapılarının dışına adımını atınca farklı bir dünyaya giriyordu. Polonya’da ve Fransa’da kadınların konumu bazı yönlerden benzerlik gösteriyordu. Örneğin:
Kadınlar mülk sahibi olunca vergi veriyorlardı ancak politikada söz hakları yoktu.
Boşanma-o zamanlar çok enderdi- bütün mülkiyet haklarından, gelirden ve çocukların velayetinden vazgeçmek anlamına geliyordu.
Kilise de devlet de onaylamadığından, boşanma çoğu kadın için yoksulluk demekti.
Terbiyeli bir kadının asla eşliksiz sokağa çıkmaya cesaret edemediği, bir restorana asla tek başına gitmediği, bir centilmeni yalnızken asla evine alamadığı ve “zayıf cins” olarak adlandırıldığı bir yerdi Paris.
Öyle ki o günlerin popüler kitaplarından biri “kadınların Fizyolojik Gerizekalılığı” başlığını taşıyordu.
Üst sınıflarda, bağımsız düşünceli evli bir kadından kurtulmanın iyi bir yolu onu tımarhaneye kapatmaktı!!
Bir Fransız eleştirmen, “kadının yeri sadece cinsellik ve doğurganlıktır” diye yazmıştı.
Tek tük kadın bilimciler erkeksi, zerafetten yoksun, bitkin, çalışkan, yine de önemli katkıda bulunamayan kişiler olarak resmediliyordu.
Günümüzde de bir çoklarına göre olması gerektiği gibi yani…
Kadın erkek ayrımcılığının o günün bilim dünyasındaki varlığı gayet açıktır açık olmasına da insanlık tarihine bakıldığında birçok bilim, sanat ve düşünce adamının da pek iyi muameleyle karşılaşmadığı görülür.
Düşünsenize dünya yuvarlaktır demek bile diyen adamın başını ne dertlere sokmuştur.
Tarih; nice bilim, sanat, düşünce kadın ve erkeğinin mücadele öyküleriyle doludur.
Mücadele etmek iyi bir şeydir ancak 5 Aralık 1934’te Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından milletvekili seçme ve seçilme hakkı verilmiş ve bu karar hakkında kendi el yazısı ile:
“Bu karar Türk kadınına sosyal ve siyasî hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde; peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak lâzım gelecektir. Türk kadını evdeki medenî mevkiini salâhiyetle işgal etmiş, iş hayatının her safhasında muvaffakiyetler göstermiştir. Siyasî hayatta belediye seçimlerinde tecrübesini yapan Türk kadını, bu sefer de mebus seçme ve seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Medenî memleketlerin bir çoğunda, kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu salâhiyet ve liyakatle kullanacaktır.” Atatürk
(Perihan Naci Eldeniz, T.T.K. Belleten, C. XX, Sayı : 80, 1956, s. 741)
diye yazmış bir öndere sahip olan Türk kadınının Amerika kıtasını yeniden keşfetmeye ihtiyacı da hakkı da yoktur.
Nokta.
Yorum