Baryam
Arkadaşım Kayal Alp’ın bayram tebriki.
Arkadaşım Kayal Alp’ın bayram tebriki.
...
....
Küçük mutluluklar:
Çıtır çıtır Kızılay simitidir, çayın yanında
Aniden radyoda karşına çıkan şarkı
Kar yağınca tatil olan okul
Başarılı bir rejimin birinci günü
Sokakta sevebildiğin kedi
Yürüyen güvercinin kafası
Tenekedeki fesleğen
Kurumuş çamaşırlar, bir kış ikindisi
Geri gelen elektrik
Hamdi’nin hikayeleri
Annenin yemeği
Tamir ettiğin alet
Yeşil t-shirtün, yatarken giydiğin
Bir dostun başarısı, neler çektiğini bildiğin
Elini sımsıkı tutan minik el
Dudağında ıslık yürüdüğün yol
Birden çıktığın yolculuk
Sana açılan kapılar
Sana kapıyı açanlar
Hoş gelenler
Hoş buldukların
Yalnız kalabilmek - dilediğinde
Kavuşabilmek - özlediğinde ..
* Gerisini ve milyonlarca satırı boş bırakıyorum
kendi küçük mutluluklarını yazman
bundan da küçücük bir mutluluk duyman dileğiyle ...
Diyerek bitirmiş şiiri Düş Hekimi Yalçın ERGİR (www.ergir.com)
Küçük mutlulukların farkına varmak, aşk gibi bir şey. İnsan, o yanında değilken, yalnızken ve özlerken daha çok fark edebilir sanki küçük şeyleri!
Aniden yağan bahar yağmurunun nimetini mesela. Yağmurdan sonraki toprak kokusunu. Çayır-çimenin çağrısını, yaprağın hışırtısını, rüzgarın serin dokunuşunu. Radyoda aniden karşına çıkan şarkıyı “Kadifeden kesesi/ Kahveden gelir sesi/ Oturmuş kumar oynar/Ciğerimin ah ciğerimin köşesi”. Sokağınızda aslında ne çok ağaç ve kedi olduğunu… Kış güneşini, kuş cıvıltısını, uzayan gölgeleri, parkta ıssız bir bankı… Oynayan çocukların neşesini. Yaşlı insanların gözlerindeki o çok görmüş, çok geçirmişlere özgü kederi. Taze ekmeğin kokusunu. Sıcak bir battaniye altında öğleden sora uykusunu. Okuduğun güzel bir kitabı göğsüne bastırıp, gözünde gözlük uyuyakalmayı. Gözlüğü usul bir elin çıkarmasını. Bir oturma odasında bir Cemal Süreya şiiri yaşamasını… Bir kadeh kırmızının ve bir de sevgilinin bir bakışının yanağı yakmasını… Bir göze hiç konuşmadan derin derin dalmasını… Hastaneden taburcu olmasını… Tetkiklerin iyi çıkmasını. Otobüsün bir Sonbahar günü sizi daha önce hiç görmediğiniz bir şehre taşımasını…Kısacası, şükür yaşadık, yaşıyoruz dedirten her küçük şeyi aşıkken, yalnızken ve özlerken daha çok fark edersiniz. Hayatta mutlu olunacak ne kadar küçük sebep varsa hepsini. O da fark ediyor mudur acaba memnuniyetimi diye düşünerek… Memnun, mesut ve mutlu yaşamasını dileyerek…
Su başında durmuşuz çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize, çınarla bana.
Su başında durmuşuz çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor çınarla benim bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize çınara, bana, bir de kediye.
Su başında durmuşuz çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.
Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.
Su başında durmuşuz.
Önce kedi gidecek kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek güneş kalacak,sonra o da gidecek.
Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Su serin,çınar ulu,ben şiir yazıyorum,kedi uyukluyor,
güneş sıcak,çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize ,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze...
Nazım Hikmet RAN
Pek kimsenin okumadığı, tıklamadığı ya da yorum bırakmadığı -ki kadim bir dosta verilmiş bir sözüm var, bu kırmızı ağacı soldurmayacağıma dair- bu blogda, blog sahibinin özgün yazılarından çok alıntılar yer alır. Bu bloğun sahibi (yazarı demiyorum) kelimelerin, ustaca kurulmuş cümlelerin peşinden koşmuştur hayatı boyunca. Hatta yerli-yersiz gösterdiği tevazuyu bir tarafa bırakabilirse bu konuda iyi olduğunu bile söyleyebilir! Kalem tutan ellere, ışıklı alınlara ve soru soran cin gibi bakışlara hayrandır. Özellikle hayatın içine karışmış, onu yüzüne gözüne bulaştırmış delikanlı kadınlara ve bu kadınlara hürmet eden erkeklere hastadır. Edebiyatı edepsizlik derecesinde sever. Ama hayatta duyduğu en kötü sevgi-li sözcüğü “edebiyat sever sevgilimdir”. İçinden edepsizlik yapmak geldiğinde bunun edebiyat severliğine bağlanması fena halde ciğerine dokunmuştur çünkü… Dedik ya bu blogcu kelimeleri sever. Cümlelerin altını çizer, toparlar bu bloğa taşır. Bir de işte kendi dünyasının kahramanları vardır…
O kadar…
Ve bir alıntı daha:
“Korkma ben varım” cümlesi: Kitabevini gezerken gözüme ilişti bu cümle. Kitabın üzerinde. Kapağını açmadan öylece kitabın adına takılı kaldım. Murat Menteş’in romanının adıydı. Daha önce hiçbir kitabını, hiçbir şiirini okumadığım bir yazar/şair. Yeni bir yazar keşfetmek en zorlandığım şeydir. Yeni bir insan keşfetmek, yeni bir yemek keşfetmek de öyle. Risklidir. O riske girmeyi göze almam pek. Murat Menteş’in kitabını da aldığım rafa koydum, usulca. Ama aklımda adı kaldı: “Korkma Ben Varım” Ne büyük bir tezat içeriyordu bu cümle. “Korkuyorum beni koru” demek isteyen insan sayısı gittikçe çoğalırken, “korkma ben varım” diyecek insan neredeyse hiç kalmadı. Cesurlar, asiller, kendi dünyamızın kahramanları, kolunun arasına sokulup, kanadının altına gireceğimiz insanlar sanki eski zamanlarda kaldı. Eskisinden daha fazla korkarken biz…
Nuran Yıldız (www.nuranyildiz.com)
Bir şey kaldı gecelerden birinde
Senden.
Öncesinde bilinmemiş bir şey,
Silinmez bir ses gibi giden..
Kelimelerden büyük, kelimelerin içinde,
Bir şey kaldı senden
Yaşamalar'ın arasında kaçamaklı.
Veriliş rengi başka, alınış rengi başka..
Söylemeye vakit kalmadan
Dudakların altına bırakılmış bir şey.
Karanlıkların tam ortasında bir kırmızı nokta..
Gözlerce pırıl pırıl, ellerce saklı.
Bir şey kaldı, bir denizin kıyısında senden,
Bakışlarla yüklü, söylemelerle sessiz..
Seninle dolu, seninle sensiz bir şey..
Arandıkça bulunmamış yıllar yılı,
Bulundukça aramaklı.
Özdemir Asaf
Belki kendiyle çok meşgul olan insanların kibri vardır bende!!
Dünya yıkılsa “benim de bir sorumluluğum vardır mutlaka” diyeceğim neredeyse!
Onun için iyi şeylere layık olduğumu düşünüyorum.
Aynen ne olduğu belli olmayan gıdalara veya domuz gribine uzak durmak istediğim gibi akıl-fikir çıtamı yüksek, vicdan hürriyetimi sağlam tutmak istiyorum.
Karnımı doyurmaya, içinde ne olduğunu bildiğim bir kase çorba ve bir dilim kara ekmek yetsin mesela. Beynimse öğrenmeye hiç doymasın, doymasın ama niteliksiz, kof bilgiyi hemen kussun, almasın istiyorum. Yaşadığım dünya bana dar gelsin, vicdanım pek çok şeyden rahatsız olsun istiyorum!
Örneğin televizyonla ilişkim çok sınırlıdır. Bugün dünyada neler olmuş diye hızlıca göz gezdiririm. Beğendiğim bir şeyde durur takip ederim. Ama öyle kolay beğenmem! Böyle diyenin adı ukalaya diye çıkar bilirim! İzleyici olarak hepimiz aynı taraftayken buna bir anlam veremem. Televizyon kanalları: “Filancanın pilavı çamur gibi olmuştu, zaten de kılım kendisine, puanımı açıklıyorum: 2.” diyen insanlarla dolu. Beğenmeyin, birbirinizin saçını başını yolun, gözlerini oyun üzerinden para kazanıyorlar.Bense sadece kanal değiştiriyorum...
Kılım o kadınlıkla hiç bir alakası olmayan şeylere. Yatağa pijamayla girmiyor mu karım, deliriyorum. "Neden giyiyorsun şu şeyi?" diye sorunca... "Üşüyorum" demez mi! "Kan testi yaptıralım o zaman" dedim. Anemik filan mı acaba diye. Yorganı değiştirdim, odamıza klima da taktırdım. Olur ha, belki rahatça çıplak olabiliriz diye. Yok kardeşim! Yine gidip gelip o pijamaları giyiyor; yazın yazlık, kışın kışlık cinsi. Kabus gibi, dalga geçer gibi. Hiçbir cazibesi yok ve kötü!
Aramıza bin tane sorun girdiği yetmezmiş gibi, bir de bu salak sulak pijamalar giriyor. Giy en seksi gece giysini de öyle uyu! Yok! Nerde? Vitrin süsü mü bu seksi dantel gecelikler, yoksa yatağımızda görmek için mi ha bunu bir anlasak hele? Hadi olmadı hiç giyinmesin benim kadınım! Daha da iyi. Bana uyar, hiç bozmaz. Sarılalım birbirimize, ten temasımızla uyuruz. Sevişiriz sevişmeyiz hiç fark etmez. Ha üşürsek sırnaşırız belki bahanemiz de olur, buzlar erir.
Oh ne âlâ.
Ne diye üretiyorlar kadınlara bu sözde sempatik; ama itici pijamaları bilmiyorum. Ben karşıyım. Hiç de sempatik bulmuyorum. Bence bunların üzerine "18 yaşına kadar uygundur" ibaresi eklensin. 18 yaş sonrası satışı yasaklansın.
"Ben de çizgili Sümerbank pijama giyeyim gör bak nasıl oluyormuş" deyince de gülüyor bana. Beni hiç öyle düşünemiyor. Al işte! Yine çifte standart. E ben dalga geçsem bu ayıcıklarla? Yok olmaz! Alınır. Kalbi kırılır. Hatta siz de bana: "Yuh odun!" dersiniz.
Pijama çekici değil. Çok itici. Anlayın şunu.
İç gıcıklayıcı bir kıyafet olsa adı "Pijama" mı olurdu? Öbürlerine ne denmiş? Gecelik! Tanımına ve anlamına yakışan bir isim; gece giysisi... Gece gece "Noel Baba" veya "ayıcıklar" var yanımda yatan kadınımın üzerinde! Korkunç bir durum. Bilmem anlatabildim mi?
Kadın yatağına KADIN olarak girer.
Etekleri vardır, bacakları açıkta kalır.
Sokağa çıkarken kadın ne kadar şıksa, gece de o kadar şıktır ya da olmalıdır. Ben karımdan bunu beklerim. Sen gündüz işe giderken kadın gibi ol, gece git anneannem gibi ol.
Olmaz.
Elin adamına mı bu özen derim ben de?
Yatağa, aşkın mekanına özensizlik yakışık almaz. Aşk yerine yakışmak gerekir. Benim güzel karım bu dandik pijamaları çocuğumuz olunca giyer oldu maalesef.
Geceleri emzirmeye kalkıyordu tabi, uykusuz yorgun, düşünecek hali yoktu biliyorum, hemen kafama kakmayın. Ev de kalabalıktı malum. Başbaşa kalmak ne mümkün. Gece her odadan bir başka "anne" çıkıyordu, oydu buydu derken uzun bir süre zorlandı tabii anlıyorum. Seksilik rafa kalktı, arada kaynadı ve unutuldu.
Aramıza "ayılar" girdi!
Hadi o zaman anladım; ama şimdi neden?
Bunun bahanesi olamaz.
Ten temasının yaratacak olduğu doğal sıcaklıktan kaçmak yazıktır. Eğer karım o pijamaları giyiyorsa, kesin bilinçaltında bir sorun vardır dedim. İçindeki kadınlık hissi bitmiştir, ölmüştür diye düşündüm. Hatırlatmaya karar verdim.
Bir süre sabırla bekledim.
Kendimce yine hayaller kurdum, belki gider harika şeyler alır diye. Yok yapmadı.
Sonra: "Ulan oğlum ne bekliyorsun? Yürü, sen davran!" dedim kendime. Gittim, mağazayı satın alasım geldi o kadar gözüm döndü. Hem kendimin, hem de karımın zevkine uygun bir şeyler aldım. Eve geldim. Ellerimde paketler "Gel peşimden" bakışı attım. Geldi. Şaşkın. Meraklı. "Al bakalım paketleri!" dedim gözlerimle. Az laf çok iş. Gece giysisi öyle değil, böyle olur. İyi oldu.
N’oldu diyeceksinizzz? J
çalıntı
Seni yıllardır tanırım. Bunca sene yamacında oturmuşluğum var. Ama seni her görüşümde yıllardır görmemişim gibi seviniyorum hala...
Sohbete bir başladın mı hiç susma istiyorum. Bakma dayanamayıp her söze lapin gibi atlıyorum ama, sonra üzülüyorum keşke daha az konuşup daha çok dinleseydim diyorum.
Sen anlatmak için doğmuşsun. Konuş, benimle, kendinle, başkalarıyla konuş. Hayatta dinlemekten en keyif aldığım insansın, seni dinliyorum...
Sonra unuturum söylemeyi diye yazayım dedim:
Yaradılışım gereği muhalefette durmayı kendim dahil her şeye itiraz etmeyi pek sevdiğim için hadi belki biraz da huysuzluğumdan bazen ne kadar şanslı olduğumu göremeyecek kadar körleşirim. Beni kuşatan çevreden, insanlardan daraşır kaçmak isterim. Ta ki sen ve senin gibi, şu hayatta edindiğim, kazandığım bir kaç insan bana hatırlatana kadar...
Tamam hayat karşısında çoğu zaman çaresiz, savunmasız ve güçsüz kalıyoruz ama sadece sadece bir insan bile hayatı değiştirmeye müktedir olabilir.
Öyle radikal şeyler de değil ha bahsettiklerim; sözüyle, tavrıyla, duruşuyla hatta susuşuyla yapabilir bunu.
Ve sen yapıyorsun!
Öğrenmeye aç bir insanım. Benden iyi bilene, bir harf öğretene kırk yıl köle değil de yoldaş olabilirim. Ama bazen öğrendiğim veya öğrenmeye çalıştığım onca şeyle ne yapacağımı şaşırıyor, öğrendim de ne oldu neyi değiştirebildim ki diye ümitsizliğe kapılıyorum.
İnan bana bu düşüncemden sana bakınca, seni hatırlayınca vazgeçiyorum. Diyorum ki bir şey öğrenmek için öğrenci, öğretmek içinse öğretmen olmaya gerek yok.
Sen belki farkında olmadan birçok konuda yaşam koçluğu yaptın bana. Tabi ben de boş durmadım güzel güzel bakıyorum sana.
Bazen ezberi bozulan, bildiklerini unutan savruk bir öğrenciyim şu hayat okulunda ama bilginin günün birinde değil, en sıradan yaşam ayrıntılarında, mesela sabah sohbetlerinde bile işe yarayacağını, belki ben de birine öğretebilirim?
Evet ben basit, sıradan bir insanım ama koskocaman bir dünyayım.
Belki şaşıracaksın ama bende bütün bunlar, bunları çağrıştırıyorsun,
Sevgili arkadaşım...
Cano
( İnsan ) = ( yemek ) + ( uyumak ) + ( para kazanmak için çalışmak ) + ( eğlenmek )
( Eşek ) = ( yemek ) + ( uyumak )
olduğuna göre ilk denklemde ( yemek + uyumak ) yerine ( eşek ) koyabiliriz...
( İnsan ) = ( Eşek ) + ( para kazanmak için çalışmak ) + ( eğlenmek )
bu yeni denklemde her iki taraftan ( eğlenmek ) çıkartılırsa:
( İnsan ) - ( Eğlenmek ) = ( Eşek ) + ( para kazanmak için çalışmak )
Sonuç: Eğlenmesini bilmeyen insan, sadece para kazanmak için çalışan eşekten başka bir şey değildir.
- Elinde aşk varsa ve karşılıklıysa seni önüne katıp götürür, hesap kitap kar etmez. Haydar Dümen'in dediği gibi, bunun çok tecrübe etmekle ilgisi yoktur. Su akar yatağını bulur kendiliğinden... :)) -Hiç kurbağa öpmiycem dudağımda siğil çıkar, bir kere öptüğümü ise pirensim yapacam dersen ağzının yüzünün karnabahara dönmesiyle kalırsın oysa kurbağa hala kurbağadır!!! -Bağlılık ve sevginin devamı inzibati tedbirler ve belli koşullanmalarla sağlanamayacağı gibi başka ihtimallerin olması sanıldığı kadar kötü değil, hatta iyidir!! Sevgilimizin diğer ihtimallere rağmen bizimle olması, tek doğal tedbirdir. :))) -Biten ilişkinin acısını, sancısını yeni bir ilişkiyle çıkartmaya çalışmak boşuna ve haksız bir uğraştır, yeni sancılara ve sakat doğumlara sebebiyet verir! -Sürekli iten, dışlayan, nazlanan, yanaşmayan bir insana sonsuz ve manasız bir sadakatle bağlanın aşktan ziyade bir nedeni olsa gerekir ki bunu kendi derununda aramalıdır bu hatun kişi!!! :)) -Bu ahval ve şerait içerisinde aşka küsüp kendini kabuğuna hapsetmek yerine elindeki seçenekleri değerlendirmek daha insanı gibi geliyor bana. Seninde söylediğin gibi elekte kalanlar bizimdir!! Hem n'olur ateşböceği sansalar bizi. Sözün kısası tüm genellemeler gibi bu yaptıklarımda yanlış olabilir. Herkes kafasındaki tanımına göre bir elbise biçmeye çalışır aşkına. Ta ki her yeni aşktan bir şey daha öğrenene kadar... Ne demişti sevdiğim üstat :" Bütün aşklarımdan öğrendiklerimle sevdim seni Ayseli!"
Bir gün, kadim bir dostumla yaptığımız sohbetten olumlu (!) neticeler çıkartmıştım. Öyle durup duruyormuş, sandıktan çıkardım taze taze: